ÇANAKKALE, TRUVA VE ASSOS’A İKİ GÜNLÜK MUHTEŞEM BİR GEZİ

Peki ben nasıl dahil oldum bu organizasyona? Aslında içine düştüm diyebiliriz beklemediğim bir anda. O ne güzel düşüştü öyle huzur bırakan cinsten ruhumda. Olaysa şöyle gelişti kısaca, Ben Yüksek Lisans öğrencisiyim aslında. Lisanstan kimseyi tanımıyordum. Fakat pek çok yeni arkadaşım var şimdi orada. Tez dönemindeyim, danışmanımsa değerli hocam, Prof. Dr. Abdulvahap Kara.  Kendisini ziyarete gitmiştim, sorularım vardı hocama. Biz konuşurken  4. sınıf öğrencileri girdi odaya. Hummalı bir İsim listesi çalışması yapılıyor; gelecekler belirleniyor, gelemeyeceklerin mazeretleri sıralanıyordu. Birkaç gelemeyenin yerine isim yazılması gerekiyor, kimi yazalım diye soruyorlardı. Hocam sende gelir misin diye sorduğunda, heyecanlanmıştım çok.  Kabul ettim. İyi ki de etmişim yıllarca anlatılacak anılar biriktirdim çocuklarıma. Tarih belirlenmişti, hareket, 1 Mayıs’ı 2 Mayıs’a bağlayan gece saat 00.00’da.

Otobüsümüz son hazırlığını da yaparak 00.10 da çıktı yola. Herkeste heyecan dorukta. Güzel olacağı malum, ancak kim inanırdı efsanevi bir gezi olacağına. Öylede oldu zaten efsane saniyeler kazındı hafızalara. Tekirdağ’da yarım saatlik molanın ardından, devam ettik yolumuza. Çoğunluğu uyku tutmuyor, daha çok yolumuz var mı sorusu dolaşıyordu akıllarda.

Sabaha karşı vardık Gelibolu’ya. Bağrında Mehmetçiği uyutan nazlı topraklara. Güneş bir başka doğuyor sanki bu kutsal topraklara. Uykusuz gözlerimiz keskinleşti, yorgun vücudumuz dinçleşti, o çınar ve meşe ağacı kokan havasını soluduğumuzda ve tüylerimiz ürperdi, etrafımızı saran o müthiş tarihi dokusunda. İlk durağımız Kilitbahir kalesi oldu, tarihi yarım adada. “Denizin Kilidi” anlamındaki bu kale Fatih Sultan Mehmet’in dehasını gösteriyor, boğazın en dar noktasında. 18,5 m. boyunda, 6,5 m. kalınlığında surların arasında, heybetle duruyor, 30 m. yüksekliği ve 3,5 m. kalınlığındaki duvarlarıyla. Kanuni’ni hediyesi olan sarı kuleyi tutuyor sağ kolunda. Devekuşu yumurtası, at kılı, sönmüş kireç, zeytin yağı ve kurşunla hazırlanan ve asırlar geçse de çelik gibi sağlam yapısı bozulmayan Horasan harcıyla süslenmiş, sanırsınız 18 yaşında. Sanki uğur ve şansıdır Çanakkale’nin bu üç yapraklı yonca. İçine giremedik, 600. Yıllarını yaşayan dev çınar, restorasyonda olduğu için.

Yeniden düştük yola; 2. Durağımız oldu Namazgah ismindeki tabya. Önündeki açıklıkta kılmış namazını şehit. Lüzum yok farklı bir ada. 18 Mart 1918’de aldığı isabet cam bir bölmenin ardında. Haykırıyor,  “Kolay kazanılmadı bu zafer. Bugünün rahatlığına sakın kanma”. Bol oksijen acıktırmıştı bizi burada. Kahvaltımızı yaptık. Gözlerimiz bakarken bu mağrur tabyaya. 100. Yıl akın akın insanları çekiyordu buraya. Ülkenin dört bir tarafından geliyorlardı, bizim gibi şehitlere saygı duruşunda bulunmaya. Dili olsa da söylese Çanakkale bu yılki kadar kalabalığı görmüş müydü, savaştan sonra.

Tekrar hareket ettik menzilde o efsane tabya. Sığınmış, duruyor Seyit Onbaşı’nın heykelinin ardına. Nasıl sığınmasın, dili olsa söyler, “O ne güç yiğidim. Değil iki yüz küsur bin kilo etse de sen taşırdın o mermiyi sırtında”. Rumeli Mecidiye Tabyası’nın Seyit Onbaşısı, gömdü gücüyle Ocean gemisini derin sulara. Geminin ismi okyanus; dayanır belki okyanuslara ancak Çanakkale dar gelir işte böyle düşmana.

Soğanlı dere vadisinde şehitlerimiz yatmakta. Yönümüzü çevirdik o tarafa. Enfes güzelliği, huzur verici kuş sesleri yankılanıyor burada. Korunaklı yapısı hastane kurulmasına neden olmuş burada. 100 yıl öncesi geldi aklıma. Acıdan çığlık atan Mehmetçiklerimin çığlığı çınladı kulaklarımda. Göremedi dolan gözlerim, seslerin geldiği yerler baksa da. Osmanlı’nın 141 vilayetinin ismi yazıyor asker şapkalarında. Bağdat’tan gelen de burada, Kırım’dan gelen de. Uzanmışlar Mehmetçikler koyun koyuna. Rahat uyuyun yiğitlerim kuşlar ninni söylüyor baş ucunuzda.

Buradan Şahindere şehitliğine de uğrayarak, Alçıtepe’ye doğru düştük yola. Alçıtepe şehitliğine vardığımızda korkunç bir olay geldi aklımıza. 28 haziran 1915’te düşman kuvvetlerin attığı mermi düşmüştü yaralı Mehmetçiklerin başına. Sonuçsa tam bir facia. Bir uyarı yazılıdır orada. Her ağacın altında defnedilmiş Mehmetçik üstüne basarsın her adımında.

Yeniden acıkmıştık. Bol oksijen acıktırıyor insanı burada. Alçıtepe köyünde bir küçük mola…  Ekmek arası köftenin ardından bir çay molası ve sohbet çok iyi geldi yorgunluğumuza.

Yarım saat molanın ardından ok gibi fırladık Son ok anıtına. E uğramadan geçilmezdi. 3. Kerevizdere mücadelesinde,  4-5-6 Haziranda  düşmanı süngüyle söküp atan kahramanlara.

Duanın ardından, başladık Abideye doğru yol almaya. Tek yoldan ulaştık bu durağımıza. Devasa anıt, tüm heybetiyle duruyordu karşımızda. Bulunduğu noktadan, “Çanakkale Geçilmez” diyordu dünyaya. Hükmediyordu sanki Çanakkale’ye, hoyrat rüzgarlarıyla.

Çok zaman geçirdik burada. Ama hak verin doyulmuyor bu muhteşem manzaraya. Gitme vakti gelmişti ama. Seddülbahir vardı sırada. Valide Hatice Sultan vermişti masrafını; Kala-i Sultaniye de denildi o nedenle adına. 1657’de başlansa da 1659 yılıydı tamamlandığında. Denizin Kilidi ismi ne de çok yakışıyor buraya. Ertuğrul koyunun önünde, Ertuğrul tabyasının yanında. Asırlara meydan okuma seziliyor o mağrur duruşunda. İngiliz Devletler Topluluğu bile hayran kalmış olacak ki mezarlıklarını yapmışlar yanı başına.

Uzun bir trafik ardından girdik 57. Alaya. En zor savaşları vermişlerdi, Conkbayırı’nda, Anafartalar’da, Kanlı Sırtta. Canımız önemsiz, Vatan tek gerçek diyerek, Allah Allah diyerek koşmuşlardı  Rabblerinin huzuruna.

Çok zor oldu Conkbayırı’na ulaşmakta. Uzun otobüs kuyruklarında trafikten sıkılan çoğu arkadaşım yürüyerek ulaştı buraya. Yorgunluklarına, uykusuzluklarına inat şevk ile tırmandılar bayıra. “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zamanda yerimizi başka kuvvetler alabilir”. Sözünü söylemişti Büyük Komutan burada. Vurulmuş saati parçalanmış. Düşmanı buradaki gözetleme yerinden incelemiş ve burada askerleriyle savaşmıştı da. Siperleriyle yapısıyla ruhuyla Conkbayırı bambaşka.

Bu günlük gezimizi tamamlamıştık. Yorgunluk ve uykusuzluk düştü grubumuza. Saat 19.00 da vardık Eceabat’a. O nasıl bir otobüs kuyruğuydu öyle feribot için. Otobüsle geçmek yerine hepimiz yaya atladık Feribota. Otobüsü karşıda bekledik yemek yedik önce ardından çay içtik kordonda. Unutulmaz bir güne muhteşem bir akşam eklemiştik burada. Otobüsümüz geldiğinde gece olmuş, saat 00.30 da vardık ancak pansiyona. Ertesi günkü gezinin heyecanı ile daldık tatlı rüyalarımıza.

2. Gün: Truva ve Assos

6,30 da başladı Alarmlarımız çalmaya. Aslında sabahları kalkmak zor olur ancak öyle olmadı bu defa. E kolay değil, muhteşem bir 2. gün var daha.

Gece çay içtiğimiz kordon kalmıştı aklımızda. O güzelliği yaşamamız gerekiyordu bir kez daha. Gece harika olan kordon, sabah büyüleyiciydi adeta. Deklanşörlere basıldı peşi sıra. Herkes bu muhteşem manzarayı alıp götürmek istedi yanında. Sadece karnımız değil, ruhumuzda doymuştu burada. Hareket saati de gelmişti. Son fotoğraflarımızı çekildik Truva filminde kullanılan Truva Atı’nın yanında.

Otobüsteki yerlerimizi alıp çıktık yola. İlk durağımız destanlara konu olan, Muhteşem şehir Truva. Heyecan ve mutluluk çağlıyordu sanki damarlarımızda. Kısa ve muhteşem manzaralı bir yolculuğun sonunda vardık Truva’ya. Binlerce yıllık geçmişiyle meydan okuyordu zamana. Her metre karesinden tarih fışkırıyordu adeta. Sembolik Truva atının altında. Efsanesini MSGSÜ Tarih bölümü öğrencisi Berkay Yekta Özer anlattı bizlere o güzel yorumuyla. Tanrıçaların güzellik yarışmasını ve sonucundaki kıskançlıklarını, Truva savaşındaki rollerine kadar dinledik büyük bir heyecanla,  Dolaştık ardından burada kurulmuş kentlerin katmanları arasında. MSGSÜ Tarih Bölümü’nün bir diğer öğrencisi Alaattin Cem Özdemir’den aldık, Arkeolojik çalışmalar hakkındaki bilgileri. İliyada destanında geçen o müthiş şehri, bulmak için yola çıkan, Heinrich Schliemann’ın 1870’te buraya gelişini. Bulduğu hazineyle nasıl kaçıp gittiğini. Dinledik büyük bir merakla. Ayrılık vakti geldiğinde, buruldu içimiz, doyamamıştık Truva’ya. Ancak yola çıkma vaki geldi, görülecek yerler var daha.

Truva’nın büyülü havasından uzaklaşmaya başlasak da bir parçamı bırakmış gibi hissediyordum ardımda. Yeryüzündeki cennet parçası topraklarda, yol aldıkça göz ziyafeti çekiyorduk aslında. Hele de Behramkale yani Assos uzaktan göründüğünde, ağzım açık bir şekilde 2 dakika gözlerimi ayıramamıştım da. Aristo heykeli selamladı bizi Assos’a ulaştığımızda.  Otobüsten indiğimizde, taş yoldan yukarı doğru ilerlemeye başladık ağır adımlarla. Yol boyu çevrelenmişti, hediyelik eşya, yöresel baharat ve zeytin yağı satan küçük dükkanlarla. O an içimden geçirdim, antik kentin ilk yıllarında da böyle dükkanlar var mıydı? burada acaba. Tarihi dokusunun her santimini ezberlemek isteyen gözlerimiz durmadan geziniyordu etrafta.

Ancak asıl sürpriz bekliyormuş bizi yukarda. Yukarı vardığımızda. Henüz öyle bir kelime yok ki yetsin, Karşımıza çıkan manzarayı yazmaya. Dilim tutuldu, büyülenmiştim adeta. Hayatımda gördüğüm en güzel manzara uzanıyordu karşımda. Yeşilin tonlarının ardında mağrur Edremit körfezi uzanıyordu, boylu boyunca. Peki kalıntılara ne demeli, paha biçilmeziz biz diye yazılmıştı sanki her taşında. Bütün fotoğraf makineleri manzarayı yakalama yarışında. MSGSÜ Tarih bölümü öğrencileri, Tuğba Yılmaz ve Tuğçe Boyraz anlattı bize buranın tarihini, eşsiz manzaranın ortasında. M.Ö. 900 yıllarında kurulmuş şehir,  Yunan, Makedon ve Pers dönemlerini görmüş, Pavlik Kiliselerin kurucusu, Pavlusun ziyareti nedeniyle kutsal sayılır Hıristiyanlarca da. Peki ya Athena tapınağına ne demeli sütunları hala meydan okuyor zamana.

Bin yılların esintisini taşıyor duruşunda. Biran içimden geçti, bıraksalar beni burada. Gözlerim bakmaz başka manzaralara bir daha. Kucaklayı versem bu güzelliği, götürsem yanımda. Ancak insanız yetişemiyoruz zamana. Saat 14.00 olmuş, hareket var yarım saat sonra. Ruhumuz ne kadar doymuş olsa da, karınlar zil çalıyordu adeta. Muhteşem anların ömür boyu sürecek olan akislerini yanımıza alsak da, buruk ve hüzünlü bir hal çöküverdi omuzlarımıza. Taş yolu indik ağır adımlarla.

harat, zeytinyağı ve hediyelik aldık, bu günden hatıra. Otobüsümüz hareket ettiğinde Aristo heykeli hüzünlü geldi gözüme bu defa. Yine bekleriz diyen bir bakışla. Gezinin her saniyesi bir film şeridi gibi dönüyordu bakışlarımda. İyi ki gelmişim dedim kendime bir daha. Tekrar tekrar gelmeliyim diye de ekledim ardına.

Mutluyduk hepimiz fakat aynı derece de acıkmıştık da. MSGSÜ Tarih bölümü öğrencisi arkadaşımız Samet Güren’in komşu köyü olan, Bahçeli köyünde hasat şenliğine davet edilmiştik. Muhteşem gezimize harika bir durak daha. Öyle sıcak davrandılar ki bize, evimize gelmiştik adeta. Şehirlerde göremediğimiz, dayanışma ve dostluğu gördük orada. Hayatımda yediğim en güzel keşkeği yedim burada. Tavuklu pilav ve cacık da harikaydı bu arada. Her gün yesem bıkmam derler ya, her gün üç öğün yer bıkmamda. Ardından gelen nefis çay tatlı olmuştu, doyulmaz anılara. Sonsuz teşekkürler, ve sonsuz mutluluklar diliyorum tüm köy halkına.

Veda vakti gelmişti, Çanakkale’ye, Assos’a, Truva’ya ve Gelibolu’ya. Muhteşem gezi sona ermişti burada. Bir hüzün bulutu çöktü üstümüze, Bahçeli köyünden hareket ettiğimiz anda. Feribota ulaşa kadar, tekrar Tekrar dolaştık hatıralarımızda.

Buruk bir şekilde bindik feribota. Ancak çok güzel bir sürpriz daha karşıladı bizi burada. Hani tatlıya kaymak çok yakışır ya. Türk dünyası müzikleriyle tanınmış büyük sanatçı Bünyamin Aksungur da binmişti feribota. Çanakkale ve Türk dünyası şarkıları dinledik. Kendisinden yol deniz yolculuğu boyunca. Onu, tanımayanlar ve turistler de dinledi büyük bir coşkuyla. Kendisine tekrar teşekkür ediyoruz, Minnettarız, bize bu ayrıcalığı tattırmasına.

Her güzel şey biter ya bitti bu unutulmaz anlarda. Eceabat kıyısında son bir selam durduk Gelibolu’ya. Unutulmaz anılar biriktirdik anılarımızda. Karmaşık duygularımız, Yaşadığımız güzel anlarımız ve günün yorgunluğuyla, düştük İstanbul yoluna. Yavaş yavaş ardımızda bırakırken bu güzelliği Ömür boyu unutamayacağımız, bir hazine yüklenmiştik sırtımıza. Hayatın tüm stresi ve sıkıntılarının ortasında, huzur verecektir bizlere her hatırlandığında. En şanslı olan bendim sanırım. Yalnızdım yola çıktığımda. Tek tanıdığım vardı, değerli hocam Prof. Dr. Abdulvahap Kara. Fakat şimdi, tanıştım kırk güzel arkadaşla. Hepsi muhteşem insanlar, yeni ve güzel şeyler öğrettiler bana. Hepsine sonsuz saygı ve başarı diliyorum. Eminim çok başarılı olacaklar hayatlarında. Ve teşekkür etmek istiyorum, Başta Değerli hocam Prof. Dr. Abdulvahap Kara ve geziye katılan tüm değerli dostlarıma sonsuz teşekkür ederim. Umarım yeniden buluşuruz böyle bir organizasyonda.

Fedai Kupoğlu

MSGSÜ Tarih Bölümü YL Öğrencisi

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published / Required fields are marked *