MSGSÜ Tarih Bölümünde Prof. Dr. Cemal Kafadar Konferansı’ndan Notlar

Menakıpnameye göre, Alaiye ( Alanya) beyinin oğlu Gaybi  avdayken yaraladığı bir geyiğin peşinden koşarak bir bahçeye girer. Burası Abdal Musa’nın tekkesidir. Avcı bahçedeki dervişlerden yaralı bir geyik görüp görmediklerini sorar. Dervişler onu tekke şeyhinden sormasını isterler. Gaybi tekke şeyhi Abdal Musa yanına varır, geyiğini sorar. Şeyh de vücuduna saplanmış olan kanlı oku çıkarıp aradığının bu olup olmadığını sorar.

Bu olağanüstü durum üzerine Gaybi beylik ve dünya işlerini bırakarak tekke şeyhine mürit olur. Ancak, Gaybi’nin babası Alaiye Beyi bu durumu kabullenmek istemez. Şeyhe savaş açarak oğlunu geri almak ister. Ancak savaşta yenilir ve şeyhe bağlığını bildirir. Buna karşılık şeyh Alaiye beyi ve 300 kişilik ordusunu yemeğe davet eder. Şeyhin bu daveti müritlerini şaşırtır. Çünkü bir lokma, bir hırka felsefesiyle yaşanan tekkede bu kadar kişiyi ağırlayacak yiyecek içecek yoktur.

Abdal Musa şaşkın müritlerini yanına çağırır ve tekke yakınındaki bir mahalde iki pınar halinde üç gün boyunca bal ve yağ akacağını, bunlarla kaplarını doldurmalarını ister. Dervişler şeyhin söylediği yere vardıklarında gerçekten su yerine bal ve yağ akan iki pınarın olduğunu hayretle görürler. Dervişler bunlardan üç gün üç gece taşıyıp tekke mutfağını doldururlar. Duyan herkes gelip bu pınarlardan bal, yağ alırlar.

Bu durumdan memnun olan dervişler  “Sultanım, dua edin de bu pınarlardan üç gün değil, kıyamete kadar böyle  yağ ve bal aksın. Böylece yoksullar açlık çekmesin”, derler.

Sultan Abdal Musa, bunu yapabileceğini, ancak böyle bal ve yağ akan bir pınarı daha sonra güçlü beylerin sahipleneceğini, bunlardan para alıp insanları çalıştıracağını, yoksulları buraya yanaştırmayacağını söyler. Kafadar hocanın çevre ve doğal kaynaklarla ilgili bu alıntısı beni çok etkiledi. Gerçekten de günümüzde en az yağ ve bal kadar değerli nimetlerin yer altından petrol ve doğal gaz olarak fışkırdığını görüyoruz. Ama bundan Sultan Abdal Musa’nın dediği gibi yoksullar değil, güçlüler faydalanmaktadır. Demek ki, bizim atalarımız bu durumu bundan yaklaşık altı yüz yıl önce görmüşler.

Biz yine konferansa dönelim. Tarih ile uğraşmanın keyifli bir şey olduğuna vurgu yapan Kafadar “Yüz ömrüm olsa yüzünde de tekrar tekrar tarihçi olurdum” diyerek hem  tarih mesleğine olan sevgisini, hem de tarihçiliğin keyifli bir meslek olduğuna vurgu yaptı.

Dünya tarihinde Osmanlı’nın yerinin değişmekte olduğunu söyleyen Kafadar bunda Osmanlı tarihi araştırmalarının gelişmesi kadar, dünya tarihçileri arasında  Avrupa merkezli tarih bakış açısından vazgeçilmeye başlamasının da rolü olduğuna dikkati çekti.

Kafadar’ın belirttiğine göre, sadece Avrupa dışında değil, az sayıda da olsa Avrupalı tarihçiler de Osmanlı ve diğer Asya devletlerinin de tecrübesini dünya tarihine nasıl katmak gerektiği konusunda çalışmalar yapılmaktadır.

Türkiye’de Osmanlı tarihi üzerine tartışmaların Osmanlı iyidir, kötüdür, adildir veya zalimdir gibi yargılayan hükümler altında yapıldığını belirten Prof. Dr. Kafadar “Oysa doğru olan Osmanlı tarihini yargılamak değil, anlamaya çalışmak olmalıdır. Ayrıca Osmanlı tarihine tüm insanlığın tarihini ve tecrübesini anlamamıza yardımcı olacak dünya tarihinin bir parçası olarak da bakmak gerekir” dedi.

Hangi tarihi şahsiyeti film yapmak isterdiniz şeklinde bir öğrenci tarafından yöneltilen soruya Kafadar “hiçbirini” diye cevap verdi.  Onun yerine, tarihte adı sanı olmayan, uydurma bir kahraman üzerinden tarihi bir devri, mesela Celali isyanlarını film yapmak istediğini belirtti.

Biz de Türkiye’deki tarih öğrencilerinin geleceği ile ABD’deki tarih öğrencilerinin geleceği, yani iş bulmaları konusundaki imkanlarını mukayese eder misiniz şeklinde bir soruyu değerli hocamıza yönelttik. Hoca bu konuda ABD’deki tarih öğrencilerinin daha şanslı olduğuna işaret etti. Çünkü, ABD eğitim sisteminde hukuk, mimarlık ve tıp alanında lisans düzeyinde eğitim verilmiyor. Bunlara tarih, matematik, fizik gibi alanlarda lisans eğitimi alındıktan sonra gidilebiliyor. ABD’de genelde tarih okuyan öğrenciler daha sonra hukuk dalında eğitimlerine devam ediyorlarmış. Kafadar hoca bunları söylerken ben de içimden, keşke Türkiye’de kaymakam ve vali gibi devlet adamı olmak isteyen gençlerin tercih ettiği siyaset bilimi veya kamu yönetimi bölümlerine başlamak için önce tarihten lisans diploması alınması zorunlu olsa diye geçirdim. Bu düşüncemin iki sebebi vardı. Birincisi, latife olarak, tarihten mezun ettiğim öğrencilerim daha fazla iş bulma imkanına sahip olacaktı. İkincisi ve en önemlisi bu durum meşhur şu kaideye uygun düşerdi: “İyi devlet adamı iyi tarih bilen kimselerden çıkar.”

Devletin araştırmaları teşvik etmesinin önemine dikkat çeken Kafadar Almanya’da “Bundesminister für Bildung und Forschung”, yani Eğitim ve Araştırma Federal Bakanlığının bulunduğuna işaret etti. Türkiye’de araştırma bakanlığının bulunmadığını, kültür ile ilgili bakanlığının adının da “Kültür ve Turizm Bakanlığı” olduğunun, bundan da sanki kültür değerlerimizi araştırmaktan ziyade, onu nasıl pazarlayabiliriz düşüncesinin akla geldiğine vurgu yaptı.

Ortaokul ve liselerde öğretilen tarih ile üniversitelerde öğretilen tarih arasında muhteva açısından farklılıklar bulunduğuna işaret eden Kafadar çocuklara hangi tarihi konuların öğretileceğini siyasi olarak değil, pedagojik olarak belirlemenin daha doğru olacağını ifade etti.

Kafadar’a göre, Türkiye ve dünyayı zor ve karmaşık günler bekliyor. Çünkü sanayi devriminden ziyade elektronik devrim insanlara daha çok nüfuz etmektedir. Dünyada bir malumat bolluğu göze çarpmaktadır. Bu sebeple insanlara malumat ile bilgiyi ayırt etmesini, malumattan istifade ederek bilgi üretmesini ve en önemlisi tarihsel düşünmeyi öğretmek gerekiyor.

Bu konferans buna benzer konularda soru cevap şeklinde devam etti. Konferansın ardından Tarih Bölümü adına bir teşekkür plaketi verilen Prof. Dr. Kafadar daha sonra öğrencilere kitaplarını imzaladı ve onlarla birlikte hatıra fotoğrafı çekildi.  Aynı günün akşamı Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Taşağıl tarafından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı Kampüsü Restoranında değerli hocamıza bir yemek verildi. Şahsen ben hocamızın hem konferansından, hem de yemek masasındaki özel sohbetinden çok istifade ettim. Farklı üniversitelerden değerli bilim adamlarıyla böyle organizasyonlar yapmak gerçekten çok faydalı oluyor. Emeği geçen arkadaşlara şükranlarımı sunarım.

Prof. Dr. Abdulvahap Kara

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published / Required fields are marked *