KAZAK TÜRKLERİNİN ORTAYA ÇIKIŞI İLE İLGİLİ EFSANELER

Kazak Türkleri arasında yazılı edebiyatın gelişmesi Abay Kunanbayoğlu (1835-1908) ile başlamış olmasına rağmen, sözlü edebiyatın tarihi çok eskilere dayanır. Kökü M.Ö. dönemlerde yaşamış Hunlara kadar uzanan Bozkır Türk Kültürünün yaşayan temsilcileri arasında önemli bir yere sahip Kazak Türklerinde destan, efsane, şecere, bilmece, atasözleri, koşma, mani ve ağıt şeklindeki sözlü edebiyat ürünleri çok zengindir. Bu ürünlerde biz Kazak Türklerinin tarih sahnesine çıkışına ait birçok bilgilere rastlamaktayız.

Kazak Türkleri çok eski devirlerden beri Orta Asya’da yaşamakta olan bazı Türk boyları ve siyasi gruplarının birlik oluşturmaları neticesinde ortaya çıkmıştır. Bunun en büyük kanıtı olarak Kazak Türklerini meydana getiren etnik unsurlar içinde, bazı çok eski Türk boyların isimleri, damgaları ve uranlarının halen yaşamakta oluşunu gösterebiliriz. Bunlar ile ilgili birçok şecere ve efsaneler de zamanımıza kadar gelmiştir.

Kazak tarihçileri Kazak Türklerini meydana getiren bazı boy ve kabilelerin köklerinin M.Ö. 7. Asırlarda yaşamış olan Sakalara kadar götürmektedirler. Daha sonraki devirlerde Hunlar, Vusunlar, Kanlılar, VI. ve VII. asırlarda Batı Göktürkler, VIII. ve X. asırlarda Türkeş-Karluk, XI. ve XII. asırlarda Karahanlılar ile Kimekler Kazak boylarının geçmiş devirde içinde yer aldıkları devletleri oluşturdular.

Gelecekte Kazak boylarını oluşturacak olan kütleler, XIII. asrın başlarında Cengiz Han’ın saldırısına uğradı. Kerey, Nayman ve Merkit gibi boyların Cengiz Han’a karşı yaptıkları 20 yıllık savaş başarılı olamadı ve bütün bu boylar Cengiz Han’a tabi oldu.

Cengiz Han’ın ölümünden sonra Cuci Ulusuna bağlı Kazak boyları Ak Orda Devleti’nin içinde yer aldılar. Bu devrede Ak Orda’nın sınırları Altay dağları, İrtiş nehri, Yayık nehri, Balkaş gölü, Sirderya havzası ve Aral gölünün kuzeyini kapsıyordu. Bu sahayı Ak Orda Hanları idare etti.

1428 yılında Ak Orda devleti yıkıldı. Yerine Abulhayr Hanlığı (1424-1468) kuruldu. Bu hanlıktan koparak 1465’te kurulan Kazak Hanlığı, bir yerde Ak Orda devletinin mirasçısı konumunda oldu.

Kazak Hanlığı içinde yer alan boy ve kabileler zaman içinde üçe bölündü. Bu bölünme “Ulu Cüz”, “Orta Cüz” ve “Küçük Cüz” şeklinde gerçekleşti. Aslında bu, eski Türk Devlet Teşkilatına uygun düşen idari yapılanmaydı. Çünkü, Kazak Hanlığından önceki dönemlerde yaşamış Türk devletlerinde buna benzer şekilde “sağ”, “sol” ve “orta” veya “batı”, “doğu” ve “merkez” olarak devletin idari bölümlere ayrıldığını görmekteyiz. Bu yönetim birimleri bazen “ulu”, “küçük” ve “orta”, bazen de “kara”, “ak”, “sarı” ve “gök” olarak adlandırılırdı.

Kısaca anahatlarıyla tarihi gelişimini izaha çalıştığımız Kazak boylarının idari yapılanması, Kazak halk efsane ve şecerelerinde değişik biçimlerde kendini belli eder. Bunlarda “Kazak”, “Alaş” ve “Cüz” kelimelerinin birbirleriyle çok sıkı ilişkili olduğu görülür. Kazak halkı arasında yaygın olan bir efsanede Kazak adının ortaya çıkışı şu şekilde anlatılır:

Eski devirlerde Kalşa Kadir isimli çok cesur bir kumandan yaşardı. Savaşlarda gösterdiği cesareti ve savaşçılığıyla tanınıyordu. Ancak savaşların birinde düşmana yenik düştü. Yaralanmasına rağmen düşman eline düşmedi. Kaçarak ıssız bir çöle sığındı. Yorgun ve bitkin bir şekilde burada ölümü beklerken beyaz bir kuğu gökten süzülerek yanına geldi. Gagasıyla su vererek Kalşa Kadir’e yardım etmeye başladı. Kuğunun sayesinde Kalşa Kadir çölden kurtulmayı başardı. Meğer Beyaz Kuğu bir peri kızı imiş. Kuğu elbisesini çıkararak ayın 14’ü gibi güzel bir kıza dönüştü. Kalşa Kadir’in daha sonra yaralarını tedavi ederek iyileştiren bu kızla evlendi. Doğan çocuklarına “Kazak” ismini verdiler. Kazak’tan Akarıs, Bekarıs ve Canarıs isminde üç çocuk dünyaya geldi.

İşte bu çocuklar Kazak Türkleri’ndeki üç cüzün ataları olarak kabul edilir. Efsaneye göre, Akarıs’tan Ulu Cüz, Bekarıs’tan Orta Cüz ve Canarıs’tan Küçük Cüz boyları türemiştir.

Efsanede Beyaz Kuğu’nun önemli rol oynadığı görülmektedir. Kazak Türkleri’nde beyaz kuğu kutsal sayılır. Bu sebeple onları avlamak yasaktır. Şaman ve baksılar kuğu derisini başlarına giyerek tılsım kazanmaya çalışırlar. Kazaklar ölen kuğuları keçe yurtlarına asarlar. Tüylerini nazarlık olarak çocuklarının göğsüne takarlar. Ayrıca Kazakların bir boyunu teşkil eden Kıpçaklarda “Kaz” adında bir kabile vardır. Eski devirlerde Balkaş gölünün “Kaz suyu”, çevresinin “Kaz şehri” olarak adlandırıldığı bilinmektedir.

Başka bir efsanede Kazak Türkleri’nin cüzlere bölünmesi değişik bir şekilde anlatılmaktadır. Buna göre, çok eski devirlerde Sirderya havzasında Kızıl Arslan adında bir han yaşamaktaydı. Kızıl Arslan Han 32 boyu idare etmekteydi. Han ve askerleri bir savaşta düşmana galip gelerek bol ganimet elde ettiler. Savaş ganimetleri arasında çok güzel bir kız da vardı. Han bu kızla evlendi. Bir süre sonra Han’ın bu kızdan gürbüz ve sağlıklı bir oğlu oldu. Fakat, ne yazık ki, çocuğun cildi alaydı. Bunu bir uğursuzluk alameti sayan Han’ın vezirleri Han’ı çocuktan kurtulması gerektiğine ikna ettiler. Böylece çocuk Sirderya nehrine bir sepet içinde bırakıldı. İhtiyar bir balıkçı çocuğu bularak evine götürdü. Çocuk büyüyünce, çok akıllı bir genç oldu ve “Alaş” adını aldı.

Han bu yetenekli gençten haberdar olunca, onu sarayına almak istedi. Fakat vezirleri bunun doğru bir hareket olmayacağını, onun yerine ona yüz asker vererek bulunduğu yerde kalmasını temin etmenin daha uygun olacağını söylediler. Bunun üzerine baş Vezir’in büyük oğlu Üysin’in idaresinde yüz asker, Alaş’a giderek tabi oldu. Ertesi sene Vezir’in ortanca oğlu Bolat idaresinde yüz yiğit, öbür sene Vezir’in küçük oğlu Alşın idaresinde bir yüz yiğit daha Alaş’ın maiyetine girdi.

Böylece Alaş’ın idaresinde toplanan üç yüz savaşçı kimseye boyun eğmeyen ve kendi başına buyruk yaşayan bir topluluk haline geldi. Alaş’ın komutasında etrafa akınlar yaparak civarda bulunan boy ve kabileleri hâkimiyetleri altına aldılar. Bu grup zamanla kendilerini “Kazak” olarak adlandırdılar. Askerleri Alaş’ı beyaz keçeye oturtarak han ilan ettiler.

Alaş Han Vezir’in büyük oğlu Üysin idaresindeki yüz yiğite (Ulu Cüz) Sirderya nehrinin başlangıcındaki toprakları, ortanca oğul Bolat idaresindeki yüz yiğite (Orta Cüz) Sirderya’nın orta kısmındaki toprakları, küçük oğul Alşın idaresindeki yüz yiğite (Küçük Cüz) Sirderya’nın aşağı kısmındaki toprakları verdi. Efsaneye göre, işte bu üç yüz savaşçı, Alaş Han’a kendi iradeleriyle katılarak Kazak halkının ilk atalarını oluşturmuşlardır. Kazak Türkleri arasında hala söylenen “Atamız Alaş, adımız Kazak, biz üç cüzin ahfadıyız” deyimi bu durumu ifade etmektedir. Yine aynı şekilde sık söylenen “Alaş yiğitleri” veya “Alaş’ın çocuklarıyız” deyimleri birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyulduğunda dile getirilir.

Kazakistan’da 1963 senesinde yapılan bir kazıda bulunan kitabe Alaş ile ilgili efsanenin bir gerçeğe dayandığını göstermektedir. Çünkü bulunan kitabede Orhun yazısıyla “Kagan altı börik Alaş” yazısı bulunmaktaydı. Buradan da anlaşıldığı gibi Alaş kelimesi tarihi bir kıymet arz etmektedir.

Aynı şekilde Kazak halkı arasında yaygın şecerelerde de Alaş Kazakların atası olarak gösterilmektedir. Bu şecerelere göre, Kazak Alaş’ın çocuğudur. Kazak’ın ise Akarıs, Bekarıs ve Canarıs adlarında üç oğlu vardır. Akarıs’ın nesli Ulu Cüz olarak adlandırılır ve ondan Üysin, Kanlı, Duvlat, Sarı Üysin (Türkeş), Calayır, Alban, Suvan, Şapıraştı, Oşaktı, Şanışkalı, Sirgeli gibi kabileler türemektedir.

Bekarıs’ın nesli Orta Cüz’dür. Orta Cüz’den Argın, Nayman, Kerey, Vak, Konırat, Kıpşak boyları dağılmaktadır. Canarıs’ın neslini Küçük Cüz boyları temsil eder. Canarıs’ın oğlu Alşın’dır. Alşın’dan Alimoğlu, Beyoğlu ve Yedi Kabile neşet etmektedir. Bu saydığımız ana kabileler de kendi aralarında alt bölümlere ayrılırlar. Böylece 200’den fazla büyük kabile ortaya çıkar.

Bu yazımızda, Kazak Türklerinin ortaya çıkışıyla ilgili efsaneleri konu ettik. Sözlü edebiyatı çok zengin olan Kazaklar da Ulu Cüz, Orta Cüz ve Kişi Cüz boylarıyla da ilgili çok sayıda efsane vardır. Bunların önemlileri bir başka yazının konusudur. Böyle efsaneler sadece Kazak Türklerinde değil, diğer Türk topluluklarında bulunmaktadır. Bunların araştırılıp gün ışığına çıkarılması hem edebiyatımızın zenginleşmesine ve hem de yazılı kaynaklarda yer almayan tarihi bilgilerin gün ışığına çıkarılmasına yardımcı olacaktır.