Muğla Üniversitesi II. Türk Dünyası Bilim ve Kültür Şöleninden Notlar

Kazakistan Ankara Büyükelçisi Prof. Dr. Janseyit Tüymebayev, Türk Keneşi Genel Sekreteri Halil Akıncı ve Atatürk Dil, Kültür ve Tarih Yüksek Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Sadık Tural da katıldılar. Sempozyumun ilk günü fakültedeki derslerim sebebiyle katılamadığım için ilk günkü oturumlarda bulunamadım. İkinci günden itibaren sempozyumlara katılarak oturumları takip ettim. Sabahki oturumlara iki salonda yapıldığı için bazı oturumları takip edemedim. Bu oturumlarda dikkatimi ve çeken ilk defa burada gördüğüm uygulama gençlere verilen özel önem oldu.

Gençlere iki açıdan destek verilmek istendiğini gördüm. Birincisi oturumların bir çoğunda lisans ve lisanüstü öğrencilere bildiri sunma imkanı verilmişti. İkincisi her oturumda bir başkanın yanı sıra, başkan yardımcısı olarak öğrencilere görev verildi. Böylece sanıyorum üç fayda amaçlandı. İlk olarak öğrencilere uluslararası sempozyumlarda bildiri sunma tecrübesi, ikincisi yöneticilik tecrübesi ve üçüncü olarak kendileri de konuşmacı ve yönetici oldukları için sempozyuma daha da ilgili olmalarını sağlamak. Bunun başka sempozyumlarda da dikkate alınmasını temenni ediyorum.

Ayrıca bu sempozyumda hem farklı bulduğum, hem de hoşuma giden şiir dinletisi ve ozanların türkülerine, atışmalarına yer verilmesiydi. Şiir sevgisi, elbette güzel şiir okuyanlarla daha çok pekişiyor. Muğla Sanatseverler Derneği Başkanı Sadettin Özbek kendisini şiire adamış bir insan. Uzun şiirleri ezberden çok güzel okuyor. Tüm salondakiler kendisine hayran kaldı. Çünkü o uzun şiirleri ezberlemek hiç de kolay olmasa gerek. O uzun şiirlerden birinin yazarının da, sempozyum organizatörü Yrd. Doç. Dr. Ali Abbas Çınar’a ait olması ise bir başka güzellik idi.

Maalesef ozanlarımız de ihmal edilmiş durumda. Keşke böyle bilimsel toplantılarda ozanlara daha çok yer verilse, böylece Türkiye’de ozan geleneği canlandırılsa. Bu konuda belki Türkiye’ye Kazakistan örnek olabilir. Çünkü, Kazakistan’da “aqın” denilen ozanlar önemli yere sahip. Birçok toplantıda, toylarda (düğün-şölenlerde), hatta resmi açılış ve toplantılarda bile ozanlar sazıyla sözüyle yer almaktadır. Televizyonlarda, radyolarda ozan atışmalara sıklıkla yer verilmektedir. Maddi değeri büyük, bir binek otomobili gibi, ödüllerin konulduğu ozan yarışmaları düzenlenmektedir. Tabii bunlar gençler arasında özendirici oluyor ve yeni nesillerden yeni ozanların çıkmasını teşvik ediyor.

Muğla’daki toplantıdan sonra 10 Mayıs 2013’te üniversite tarafından Âşık Haşimî Aslıhak, Âşık Maksut Feryadi ve Âşık Orhan Ustundağ katıldığı “Aşıklar Gecesi” konseri düzenlendi.  Ancak o gece İstanbul’a hareket ettiğimden bu konsere katılamadım. Ancak konser öncesi yemekte aşıklar ile bir araya gelerek tanışmak ve sohbet etmek imkanı bulduğum için kendimi şanslı addediyorum.

Muğla’daki sempozyumdaki bizim bildirimiz “Kazakistan ve Türkiye Arasında Tarihi, Kültürel ve Edebi Bağlar” ismini taşıyordu. Bildirimizde asırlar öncesinde tarihi devletlere dayanan Türkiye-Kazakistan’ın kardeşlik bağlarının Osmanlı-Kazak Hanlığı döneminde de devam ettiğini ve bu konudaki Osmanlı arşiv kayıtlarına değindik. Son dönemde ise Mustafa Çokay ve arkadaşlarının Balkan Savaşları sırasında maddi yardım toplayarak Osmanlı’nın Petersburg elçiliğine teslim ettiğine işaret ettik.

Kurtuluş Savaşı sırasında Kazakların milli şairlerinden Magcan Cumabayev’in “Uzaktaki Kardeşime Şiiriyle” Anadolu Türklüğünün içinde bulunduğu ağır şartların farkında olduğunun işareti ve hatta Avrupa’nın saldırıları karşısında “ata miras altın taht Altay’a” davet etmesi önemli bir kardeşlik göstergesidir. Bolşevik Devrimi’nden sonra Sovyet yönetimi altına girerek dış dünyayla bağlantısı kesilen Kazakistan’ın Türkiye ile kültürel bağlantısını 1921-1941 yılları arasında Paris’te yaşayan Mustafa Çokay’ın “Yeni Türkistan” ve “Yaş Türkistan” dergilerindeki makaleleriyle sağlamaya çalıştı.

II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde bu bağı Türkiye’deki göçmen Kazaklar devam ettirdiler. 1930’ların ikinci yarısında Doğu Türkistan’da yaşayan ve çeşitli baskılara maruz kalan Kazaklardan bir grup hür yaşamak için zorluklara göğüs gererek büyük bir göç hareketini başlattılar. Tibet’in yüksekliklerini At ve deve sırtında düşmanla çarpışarak aşan ve 1940’da Hindistan’a ulaşan bu göç kafilesi daha sonra 1952’de Türkiye’ye iskanlı göçmen olarak yerleştiler. Bunları daha sonra 1949’larda yapılan ikinci Kazak göç kafilesi takip etti ve onlar da 1950’lerde Türkiye ulaştılar. İşte bu göçmen Kazakların arasından çıkan Hasan Oraltay, Halife Altay, Hızırbek Gayretullah ve Muhabay Engin gibi aydın ve yazarlar Türkiye’de Kazak kültürü ve tarihini tanıtan yazılar kaleme alarak bu alandaki boşluğu doldurdular.

16 Aralık 1991’de Kazakistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla Türkiye-Kazakistan ilişkileri büyük bir ivme kazandı. 20 yılı aşan süreçte Türkiye-Kazakistan ilişkileri uluslararası alanda örnek sayılabilecek bir dostluğa imza attı. Bunda elbette, iki ülkenin jeostratejik konumlarının uygun şartları kadar, tarih boyunca süre gelen ilişkilerin de önemli bir rolü olduğu muhakkaktır.

Sempozyumda Türk dünyası tarihi ve edebiyatıyla ilgili hem akademisyenlerden, hem de öğrencilerden çok değerli bildiriler sunuldu. Bunun dışında Osmanlı toplum yapısı ile ilgili sunular bir bildiride çok dikkat çekiciydi. Yrd. Doç. Dr. Erdoğan Keleş’in sunduğu “XIX. Yüzyılda Muğla’da Aile” başlık bildiride ilginç tespitler ortaya kondu. Osmanlı’nın şer’iyye sicillerindeki kayıtlara dayanarak hazırladığı bildirisinde Keleş Muğla’daki aile yapısını ana hatlarıyla ortaya koydu. Osmanlı’nın kayıtlarından Keleş XIX. Yüzyılda Muğla kaç aile yaşıyordu? Ne kadarı evli veya bekar idi? Şehirde kaç çocuk var? Kaç kişi çok eşlidir? Dulların, boşanmışların sayısı ne kadardır? gibi sorulara cevap olacak verileri tespit etmişti. Gerçekten Osmanlı devletinin kayıt sistemine hayran kalmamak mümkün değil. Demek ki, sosyologlarımız Osmanlıca bilse, belki tüm Anadolu, Rumeli ve Balkanların geçmiş yüzyıllardaki aile ve toplum yapısını şehir şehir ortaya koyabileceklerdir.

Sempozyumda “Geleneksel Türk El Sanatları Minyatür ve Ebru Sergisi” de yer aldı. Minyatür sanatçısı Yrd. Doç. Dr. Ömür Koç’un bu sergisinde Hoca Ahmet Yesevi ile ilgili iki minyatürü ziyaretçilerin ilgi odağı oldu. Sanatçının aylarca göz nuru dökerek adeta nokta nokta işlediği minyatürler haklı olarak devlet ödülü kazanmış.

Ertesi günü, yani 10 Mayıs 2013’te sempozyum katılımcıları için bir tekne gezisi düzenlendi. Akyaka koyundan tekne turuna çıktık. Teknede hem akademisyenler ve öğrencilerle her konuda sohbet imkanı bulduk, hem de Muğla koyunun dünyada eşine az rastlanır doğal manzarası ve tertemiz havasında birkaç yaş gençleşmiş hissettik kendimizi. Bu arada bir koyda demir atarak denize girdik ve böylece yaz sezonunu açmış olduk.

Sonuç olarak Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümünün düzenlediği II. Türk Dünyası Bilim ve Kültür Şölenin başarılı geçtiğini söyleyebiliriz. Elbette bir sempozyum çerçevesinde Türk Dünyasının tüm meseleleri konuşma imkanı yok. Fakat böyle sempozyumların sayısı ne kadar çok olursa, Türk dünyasının meselelerinin anlaşılması, tarih ve kültür araştırmalarının derinliğinin artması da o kadar çok imkan sağlanmış olacaktır. Bu sempozyumlar ayrıca bu konularda çalışan akademisyenlerin bir araya gelerek tanışmalarına ve birikim ve tecrübelerini paylaşmalarını kolaylaştırmaktadır.

Abdulvahap Kara

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published / Required fields are marked *