Turgut Özal ve Türk Dünyası çalışmamız yayınlandı

Bizim çalışmamızın ise öyle basit bir amacı yoktur. Tamamen uzun yılların ürünü, bilimsel bir çalışmadır. Okuyanların fark edeceği gibi, bu bir iki aylık bir çalışma değil, en az 20 yıllık bir birikim ve düşüncenin ürünüdür. 1988-1995 yılları arasında Almanya’da Hürriyet Radyosu Kazak Türkçesi bölümünde çalıştığım sıralarda, 1990’lı yılların başında SSCB’nin çöküşünün ardından Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasında başlayan heyecan ve duygu dolu ilk ilişkilere yakından tanıklık etmiştim. Bir haber yayın kurumunda çalıştığım için konuyla ilgili dünyanın önemli gazete ve dergilerinde çıkan haber ve yorumları yakından takip etme imkânım olmuştu.

Bu materyaller temelinde bu konuyu yazmak 1995’te Türkiye’ye döndükten sonra her zaman aklımdaydı. Ancak bir türlü buna vakit bulamadım. Geçen seneden beri o yıllarda topladığım materyalleri, daha sonra yapılan yayın ve araştırmalarla zenginleştirerek yazmaya başladım. Yani bizim Özal kitabını yazmaya başladığımızda ve hatta bitirdiğimizde ortada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından görevlendirilen Devlet Denetleme Kurulu mezarın açılması konusundaki tavsiye kararını henüz açıklamamıştı.

Kitabın 1983-1993 yıllarını kapsaması da ilginç bulunabilir. Çünkü Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri ilişkileri 1990’lı yıllarda başladı. Ondan öncesi ise Türk-Sovyet ilişkileridir. Bu dönemi anlamadan ve gözden geçirmeden Türkiye-Türk Cumhuriyetleri ilişkilerinin başlangıcını anlamak mümkün değildir.

Türk-Sovyet ilişkileri tarihine baktığımızda Atatürk ve Lenin döneminde dostlukla başlayan ilişkilerin Stalin döneminden sonra yerini tehdit ve gerginliğe bıraktığını görüyoruz. Bu durum elbette ekonomik ilişkilere de yansımaktadır. Stalin’in tehditleri Türkiye’yi Batı’ya yaklaştırmış ve NATO’ya üye olmasına sebep olmuştu. Stalin’den sonra Khruşçev bu hatayı anlamış ve eski dostluk ilişkilerine dönmeyi istemişti. Ancak, Türkiye artık temkinliydi. Yine de bazen Batı’dan bulamadığı ekonomik ve teknolojik desteği zaman zaman SSCB’den almak yoluna gitmek istedi. Öte yandan Türkiye’nin kuzey komşusuyla ilişkilerini geliştirmek istemesinden rahatsızlık duyan NATO müttefiki bazı ülkeler ise buna mani oldu. Hatta Türkiye’de yaşanan darbelerin perde arkasında Ankara’nın Moskova ile ilişkilerin geliştirilmesini önleme çabalarının da olduğu bilinmektedir.

Özal, 1983 Kasımında iktidara gelir gelmez, Sovyetlerle ilişkileri geliştirme yoluna gitti. Dış politikayı ekonomik temelde yürütme prensibinde olan Özal iki somut proje ile başardı. Bu projelerden biri SSCB’den mal hizmet karşılığında doğal gaz satın alma projesi, ikincisi Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi (KEİB) projesidir.

Böylece Ankara ile Moskova arasında yoğun ekonomik ilişkiler başladı. İşte böyle bir sırada SSCB KEİB projesini imzalamaya ömrü yetmeyerek tarih sahnesinden silindi.

Ancak Türkiye bu çöküşe hazırlıksız yakalanmakla birlikte, iyi komşuluk ilişkileri ile avantajlı bir konumda girmişti. Böylece Ankara SSCB’den bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleriyle Moskova’nın çok fazla tepkisini çekmeden ilk ilişkilerini kurabildi.

Peki, bu ilk ilişkilerden Türkiye avantajlı durumda olmasına rağmen niçin umduğu başarıyı elde edemedi? Oysa yeni cumhuriyetlerin İran modelinde bir İslam devleti kurmasından çekinen Batılı ülkeler laik ve demokratik Türkiye’yi model ülke olarak da desteklemekteydi.

Buradaki başarısızlığın elbette birçok sebepleri vardı. Bize göre Türkiye’nin bu bölgede başarısız olmasının temel sebebi Türk cumhuriyetlerine yönelik etkin politika ve stratejiler üretememesi olmalıdır. ABD de Sovyetler Birliği’nin çöküşüne hazırlıksız yakalanmıştı. Fakat kısa sürede yeni durum karşısındaki değerlendirmelerini yaparak etkili politika ve stratejiler üretti.

Türkiye’nin ise o dönemde yeni bağımsız Türk cumhuriyetlerine yönelik politikalar belirlemesi mümkün değildi. Çünkü, 1990’lı yılların başında bölgeyi tanıyan ve bilen uzmanlar neredeyse hiç yoktu. Türkiye Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’ni kendisine tehdit gördüğünden Sovyetler Birliği ve ona bağlı ülkeler ile ilgilenmeyi kısıtlamıştı. Hatta Rusça öğrenmek bile sakıncalı hale getirilmişti.

Oysa Batı’da, özellikle ABD’de Sovyetler Birliği araştırmaları özel bir öneme haizdi. Hatta “Sovyetoloji” isminde Sovyet araştırmaları yeni bir bilim dalı olarak ortaya çıkmıştı. İşte bu sebeple ABD Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, sovyetoloji uzmanları sayesinde bölgeye yönelik politikalar üretmekte gecikmedi. Türkiye’nin ise aradan 20 yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala bir Türk cumhuriyetleri veya bir Türk dünyası politikası üretememiş olması düşündürücüdür.

Eserde ayrıca 1980’li yıllarda sorunlarıyla Türkiye ve dünya gündemini meşgul eden Türk halklarının meselelerine ve Türkiye’de o dönemdeki yansımalarına da yer verildi.

Bunlar, “Kazakistan’da 1986 Almatı Olayları”, “Kırım Tatarlarının Vatana Dönüşleri”, “Karabağ Meselesi”, “Ahıska Türkleri”, “Gagavuz Türkleri” ve “Tataristan” başlıklar altında verildi.

Bunun dışında SSCB’nin çöküş sürecini ayrıntılı bir biçimde “Moskova’da 1991 Darbe Girişimi” ve “SSCB’nin Dağılması ve Bağımsız Devletler Topluluğu’nun Kurulması” başlıkları altında vermeye çalıştık.

SSCB’nin çöküşünün ardından Kazakistan Sovyetler miras olarak kalan 27.000 nükleer başlıklı füzeden topraklarında konuşlanmış olan 1690 füzeye sahip olarak dünyanın dördüncü büyük nükleer gücü olarak ortaya çıkıyordu. 1992 yılı itibarıyla dünyada nükleer silaha sahip ülkeler ellerindeki nükleer füze sayılarına göre şöyle sıralanıyordu:

1. ABD (19.000)

2. Rusya (17.500)

3. Ukrayna (4.356)

4. Kazakistan (1.690)

5. Beyaz Rusya (1.222)

6. Fransa (621)

7. Çin (400)

8. İngiltere (300)

Ancak, Kazakistan Sovyetlerin nükleer silahlarını Semey (Semipalatinsk) bölgesinde 1949’dan beri yaptığı 500 kadar denemelerden çok zarar görmüştü. Bu sebeple bu silahların ne denli zararlı olduğunu çok iyi biliyordu. Bundan dolayı bu silahlardan vaz geçme yoluna gitti.

Kazakistan sadece ülkesini dünyanın dördüncü nükleer gücü yapan silahlardan vazgeçmekle kalmadı. Aynı zamanda nükleer silahsız bir dünya için de öncülük etmektedir. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in bu konudaki önemli bir girişimi Birleşmiş Milletler nezdinde kabul gördü ve BM Genel Kurulu, 2009 yılında aldığı bir kararla, 29 Ağustos tarihini, bütün dünyada “nükleer silahlara karşı eylem günü” olarak kabul etti.

Böylece Kazakistan Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra dünyanın dördüncü büyük nükleer güç unvanını, dünyanın nükleer silahsız, nükleer açıdan güvenlikli bir yer olmasına en çok çaba sarf eden lider ülke unvanına değiştirmiş bulunmaktadır. Bu sebeple, Türkiye’de birçok yazar ve akademisyenin nükleer silahsız bir dünya konusundaki çabalarından dolayı Nazarbayev’in Nobel Barış Ödülü’nü hak ettiğine inanması yersiz değildir. Bu konuyu “Nükleer Güç Kazakistan” başlıklı bölüm altında ele aldık.

Bundan sonra kitapta yer alan konular “Türkiye İle Türk Cumhuriyetleri Arasında İlk Resmi Ziyaretler”, “Yeni Türk Cumhuriyetleriyle Ortaya Çıkan Fırsatlar”, “Türk Modeli”, “Demirel’in Türk Cumhuriyetleri Gezisi”, “Türk Dünyasında İşbirliğine Yönelik İlk Adımlar”, “Türk Cumhuriyetlerinin İlk Zirve Toplantısı” ve “Özal’ın Türk Cumhuriyetlerine Son Gezisi ve Vefatı” başlığını taşımaktadır.

Kitabın yayınlandığı dönemde hararetli tartışmaların konusu olan Özal’ın ölümüne gelirsek, bize göre, doğal olabilir de, olmayabilir de. İki ihtimale de yakın bir ölümdür. Özal XXI yüzyılı “Türk yüzyılı” yapmak istiyordu. Bunun eski Sovyet Türk halklarını ekonomik işbirliği ve telekomünikasyon hatlarıyla birbirlerine yaklaştırarak başarılacağına inanıyordu. Hatta son Orta Asya gezisinde yanında bulunanlardan bazıları “Türk Birliği” konusunda önemli protokollere imza atıldığını ifade etmektedirler. Onun ölümü Türk dünyasında işbirliği olmasını istemeyenlerin menfaatleriyle çakışmaktadır. Ancak, bundan onun muhakkak öldürüldüğü anlamı çıkarılmamalıdır.

Öte yandan Özal’ın son zamanlarında çok yorgun ve bitkin göründüğü de bir gerçektir. Hatta bu sebeple ona son Orta Asya gezisine çıkmaması yönünde tavsiyeler yapıldı, ancak o bunları ciddiye almadı. Bu bitkinliği yoğun bir programa sahip Orta Asya gezisinde artarak devam etti. Özal, bu gezi sırasında uzun yaşamayacağını hissetmiş gibiydi de. Bu konuda şu olay anlatılmaktadır. Özbekistan’da Özal, Buhara şehrindeki Şah-ı Nakşibendi türbesine gelindiğinde gazeteci Servet Kabaklı’dan annesi ve Türkiye’deki Nakşıbendi şeyhlerinden Mehmed Zahid Kotku’nun mezarlarına koymak üzere toprak almasını rica etti. Daha sonra yanında Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov olduğu halde türbenin çiçekliğinden toprak almakta olan Kabaklı’yı gören Özal “Oğlum toprak aldın mı? Biraz fazla al, lazım olacak” dedi. Burada Özal’ın lazım olacaktan kast ettiği, büyük ihtimalle kendi mezarıydı. Nitekim bu toprak, geziden döndükten iki gün sonra vefat ettiğinde Topkapı’daki mezarına konacaktı.

Abdulvahap Kara

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published / Required fields are marked *