TARİH, TARİHÇİ VE TARİHÇİLİK

Marmara Üniversitesine biraz erken gittim. Prof. Dr. Zekeriya Kurşun hocamız sağ olsunlar panel başlayana kadar bizi odalarında çay ikram ederek ağırladılar.

Daha sonra vakti, saati geldiğinde, onun başkanlığında panelimize başladık. Önce bendeniz, daha sonra hocam Prof. Dr. Mehmet İpşirli ve Yrd. Doç. Dr. Hakan Erdem konuştu. Sorular kısmından sonra kafede çay sohbeti ile paneli bitirdik. Ben bu panelde yapılan konuşmaları ufuk açıcı ve yararlı gördüğüm için belirli başlıklar altında aktarmaya çalışacağım.

Prof. Dr. Mehmet İpşirli hocamız konuşmasında konferans talebinin tabandan, yani öğrencilerden gelmesi kendisini çok sevindirdiğini ve bu sebeple daveti kabul ettiğini söyledi. Türk tarihçiliğinin sorunları olduğunu kabul etmemek mümkün değildir diyen hocamız sorunların cumhuriyetin başlangıcından beri var olduğuna işaret etti.

İpşirli sorunların en başlıcası olarak şunlara işaret etti: “Genelde Türk tarihine odaklanıyoruz. Maalesef başka milletlerin tarihini yazmakta ve hatta dünya tarihi yazmakta sorunluyuz. Bir zamanlar bir dünya tarihi yazma girişimi olmuş ama tamamlayamamışız. Hatta komşularımız olan Balkan ülkeleri tarihi, Arap tarihi uzmanlarımız yetersizdir. Bu yüzden bazı şeyleri yanlış biliyoruz” dedi.

İşte burada Carr’ın bir toplumun değerlendirmesinde tarih kitaplarının kıstas olabileceği fikri akla geliyor. Carr’a göre bir toplumun niteliğini anlamanın en güvenilir yolu, ne tür tarih yazdığı veya yazamadığına bakmaktır. Türkler kendilerinden başkalarının tarihini yazmayan ve incelemeyen bir toplum ise, nasıl bir toplumdur? Yabancı kültürlere kapalı bir toplum olduklarını söyleyebilir miyiz?

Tarih nedir?

Klasik tanıma göre, tarih sebep ve sonuç ilişkisi içinde, yer ve zaman bildirerek geçmişteki olayların izahıdır. Tarihin ne olduğu konusunda tecrübeli tarihçilerin, devlet adamlarının farklı ve ilginç bir çok tarifleri de vardır.

Mesela, Peter Novick “Tarih birbiri ile rekabet eden tez ve hipotezlerden oluşan bir bataklıktır”, derken, ünlü Fransız Devlet Adamı Napolyon Bonapart “Tarih herkesin üzerinde anlaştığı ortak yalanlardır” demiş.

Daha gerçekçi ve bilimsel bir tarif ise Edward Hallett Carr’dan geliyor: “Tarih tarihçilerle olgular arasındaki kesintisiz etkileşim veya bugün ile geçmiş arasındaki bitmeyen bir diyalogdur.” Bir başka ifadeyle, tarih dünün toplumu ile bugünün toplumu arasındaki diyalogdur.

Ama en sevdiğim ve basit ama, basit olduğu kadar tarihçinin önemini vurgulayan tarif Collingwood’a ait. “Tarih tarihçinin yazdığıdır.” Bu kadar kestirme ve basit.

Panelde Yrd. Doç. Dr. Hakan Erdem de bu fikre paralel bir görüş belirterek “geçmişin kendisi tarih değildir. Geçmiş insanın hafızasından geçerek tarih haline geliyor” dedi.

Edward Hallett Carr “Tarih Nedir?” isimli eserinde ise tarihi bir ahçının zevkine ve ustalığına göre pişirdiği balığa benzetiyor: “Tarih doğrulanmış olgular yığınıdır. Olgular, tıpkı balıkçının tablasındaki balıklar gibi, belge ve yazıt gibi kaynaklarda hazır beklerler. Tarihçi onlardan istediklerini alır, evine götürür, canı nasıl istiyorsa öyle pişirir ve sonra sofraya getirip servis yapar.”

Ama tarihçi ile olgular arasındaki hassas ilişkiye de şu sözlerle vurgu yapmadan edemiyor: “Tarihçi olguların ne aciz bir kölesi, nede zalim bir efendisidir.”

Panelde “Bu memlekette sadece futbol konuşanları susturmuyorlar. Yeri geldiğinde başbakana bile konuşmanızı toparlayın diyorlar. Tarih yorum ve bitmeyen araştırmadır” diyen Erdem konuşmasının devamında, geçmiş, hafıza ve tarih gibi kavramların birbirlerine karıştırıldığına dikkati çekti. Onun belirttiğine göre, çocukluktan beri gelen doğal bir hafızamız var. Bir de öğrenilmiş sosyal hafızamız var. Sosyal hafıza yaşanarak değil, okuyarak kitaplardan öğrenilir. Yani, doğal olmayan bir bellektir, bu da tabii ki sorunludur. Tarihçinin yanlış algılarından etkilenen bir hafıza.

Erdem arşiv belgelerinin kendi başlarına tarih olmadığını, ancak tarihçinin elinde bir tarih olduğunu ifade ettikten sonra şunları da söyledi: “Vakanüvisin yazdıkları kitaptır; oluşturulmuş bir anlatımdır, tarihtir. Ancak arşiv belgesi tek başına tarih değildir, onu yorumlayacak açıklayacak tarihçilere ihtiyaç duyar. Tarihi yorumların belgesi, kaynağı olmalıdır. Mesela, masonlar ülkeyi yönetiyorlar derseniz ve bunun belgesini, kaynağını gösteremezseniz, tarih olmaz, olsa olsa komplo teorisi olur” dedi.

Tarihçi kimdir?

Basit tanımıyla, tarih yazan kişidir. Çünkü yukarıdaki tanımlarda yer aldığı gibi, geçmişteki olaylar kendi başına tarih değildir. Tarihçi yazarsa tarih olur. Bu bağlamda, tarihçi geçmişteki olayları bugüne yansıtan bir aynadır. Ama bu ayna her zaman gerçeği yansıtmayabilir. Bu konuda Atatürk’ün şu sözü çok anlamlıdır: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hal alır.”

Demek hakikatlerin anlaşılması tarihçiyle doğrudan alakalıdır. Bu sebeple tarihçilik önem verilmesi gereken ve toplumsal sorumluluğu yüksek bir meslektir.

Ama maalesef ne halk, ne de devlet yönetiminden üniversite yönetimlerine kadar birçok kesim bunun farkındadır. Prof. Dr. Salih Özbaran’ın Tarih, Tarihçi ve Toplum isimli eserinde ifade ettiğine göre, bir zamanlar bir üniversite rektörü: “Tarihin de yurtdışında doktorası mı olurmuş?” diyebilmiş. Bu şekilde tarihçiliği basit ve hatta bayağı meslek olarak görenlere toplumun her katmanında rastlanabilir.

Bunun çarpıcı bir örneğini Zekeriya Kurşun hocamız verdi:

“Bir tarihçinin hanımı on beş günde bir düzenlenen kadınlar gününe gidiyormuş. Orada bazen tanımadığı yaşlı hanımlar da olurmuş. Bunlar daha önce görmedikleri kadınları tanımak için çeşitli sorular sorarlarmış. Kızım sen ne iş yaparsın? Kaç çocuğun var? Kocan ne iş yapar?

İşte böyle meraklı sorular tarihçinin de hanımına sorulmuş, kocasının mesleğinin tarihçi olduğunu söylediğinde şöyle bir tepki almış: “Boş ver üzülme kızım, tarihçilik de bir meslek. Kocan çalışıp alın teriyle para kazanıyor ya, sen ona bak.”

Evet tarihçilik böyle toplum gözünde bazen değersiz bir meslek gibi görülebiliyor. Bazen mezun öğrencilerimiz de buna benzer şeyler söylüyorlar. Mesleğini soranlara “tarih okudum” dediklerinde küçümser nazarlarla burun kıvıranlar oluyormuş.

Peki, her tarih kitabı yazana tarihçi diyebilir miyiz? Veya her tarih bölümünden mezun öğrenciye tarihçi denilebilir mi? Buna başka bir soruyla cevap verebiliriz. Her siyasi parti genel başkanı bir lider midir? Başka bir ifadeyle, gerçek manada tarihçi olmak kolay değildir.

Bu sebeple Zeki Velidi Togan iyi bir tarihçi aynı zamanda devlet adamı vasıflarına sahip olmalıdır derken haklıdır. Nasıl ki, iyi bir devlet adamı iyi tarih bilenlerden çıkıyorsa, aynı şekilde iyi bir tarihçi de devlet hizmetinde bulunmuş, devlet yönetimini bilen insanlardan çıkıyor.

Tarihçilik Nasıl Olmalıdır?

Panelde Prof. Dr. Mehmet İpşirli hocamız tarihçiliğin dış görünüşte kolay gözüktüğüne vurgu yaptı ve şunları söyledi: “Ortaokul ve lise dönemlerimizde tarih öğretmenleri çok eski devirlerden günümüze kadar tarihi olayları bülbül gibi anlatırlardı. Onlara hayran kalırdım. Oysa onlar her sene aynı konuları anlata anlata ezberlemişlerdi. Üniversitelerde de bazen aynı şeyi görüyoruz. Bazı hocalar aynı ders notlarını yıllarca tekrarlar durur. Adını unuttuğum ünlü bir Batılı tarihçi şöyle diyor: “Gençliğimizde derse girer çok rahat anlatırdım. Ama zaman geçip konumda derinleşince dersi nasıl anlatacağımı bilemez, dersten önce heyecanlanır ve zorlanır oldum.” Anlatmak istediğim tarihçilik dıştan göründüğü kadar kolay değildir, hele gerçek tarihçilik yapmak çok zordur.”

Bir tanıma göre, tarih çalışması nedenlerin incelemesidir. Ama Carr tarihte artık neden kelimesinin de modasının geçtiğini söylemektedir. Bu yüzden, Carr’a göre, bazıları tarihte nedenden söz etmez, açıklama ya da yorum veya durumun mantığı veyahut olayların iç mantığından söz eder. Başka bir ifadeyle nedensel yaklaşımı (neden olduğunu) reddeder, onun yerine işlevsel yaklaşımı (nasıl olduğunu) savunur.

Esas görevi olayları anlatmaktan ziyade anlaşılmasını sağlamak olan tarihçinin olayları önce kendisi anlaması gerekir. Bu sebeple araştırdığı konuyla kendisini özdeşleştirmesi, empati yapması çok önemlidir. Mesela, Sovyetler Birliği tarihini araştıran bir kimse öncelikle Marksizm-Leninizm, sosyalizm gibi Sovyet sistemine hakim ideolojileri iyi bilmesi gerekir.

Yani bir yerde tarihçilik yaparken, yani tarih yazarken kendi siyasi görüş ve dünyaya bakış açılarından sıyrılabilmelidir. Bizde genelde bu yapılmadığından, özellikle yakın tarih konularında taban tabana zıt yorumlar ve değerlendirmeler çıktığı görülmektedir.

Mesela, 1950-1960 yılları arasındaki Demokrat Parti dönemini ele alan tarih araştırmalarına bakıldığında, bazıları bu dönemi yerden yere vurur. Çünkü dönemin muhalefet partisi CHP ile aynı veya yakın siyasi görüşe sahiptir. Öte yandan bazı tarihçilerin de bu dönemi kusursuz göstermeye çalıştıkları görülür, çünkü DP’nin devamı olan siyasi partilerin görüşlerine bir yakınlıkları vardır.

İşte bu sebeple Carr siyasal öğretim ve dogmalar bir tarihçinin zihninin serbestçe çalışmasını ne kadar az engellerse, o kadar çok başarılı olur, demektedir.

Bundan dolayı Türkiye’deki hiçbir siyasi partiye yakınlıkları olmayan yabancı tarihçilerin Türkiye Cumhuriyet tarihi ile ilgili araştırmalarını başarılı buluyoruz.

John Tosh tarihçiliğin bu yönüne dikkati çekerek “Tarih eğitimi zihni eğitir, başkasını anlama ve kendini onun yerine koyma yeteneğini geliştirir.” demektedir.

Osmanlılarda tarihçilik

Panelde bu konuda Prof. Dr. Mehmet İpşirli hocamız değerli bilgiler verdi. Özetle şunları söyledi: “Osmanlı tarihçiliği Arap ve Fars tarihçiliğinin bir uzantısı olarak başladı. Ancak zaman içinde gelişti ve İslam tarihçiliği içinde orijinal bir Osmanlı üslubu ortaya çıktı. Osmanlı medreselerinde tarih dersi yoktu. Din dersleri, Arap edebiyatı, matematik ve astronomi gibi dersler vardı. Yine de Osmanlılar çağını aşan önemli tarihçiler yetiştirdi.

Çünkü, Osmanlı medreselerinde tarih dersleri olmamasına karşın, alternatif tarih kurumları olan dergâhlar ve muhitler vardı. Bunlar birtakım kültürel konuların tartışıldığı yerlerdi. Devlet adamları buralarda tartışmalar yaptırmışlardır. Hatta devlet adamları bir şehirden başka bir şehre gittikleri zaman bu muhitten kişileri de yanlarında götürürlerdi.

Osmanlı döneminde Türk tarihinin ihmal edildiği bir gerçektir. Buna karşılık Araplar cahiliye dönemini, İranlılar Pers devrini unutmamışlar, ihmal etmemişlerdir. Türkler İslam dinine çok samimiyetle inandıkları için İslam öncesi tarihlerine fazla önem vermemişlerdir. Ancak Osmanlı tarihçilerinin altyapısı çok sağlamdı. Arapça ve Farsçayı çok iyi biliyorlardı. Şimdi bizim böyle bir alt yapımız olmadığı için batı dünyasının tarihçiliğini çok sıkı takip edemiyoruz. Onlardaki tarihi gelişmeleri hakkıyla takip edecek ileri derecede Fransızca, İngilizce ve Almanca bilen kaç tane tarihçimiz var?

Osmanlı tarihçilerinin pek çoğu müderris ve kadı olarak toplumla iç içeydi. Bu sebeple Osmanlı tarih yazıcıları toplumun değerleri ile ters düşmüyorlardı.”

Türkiyede tarihçilik

Yrd. Doç. Dr. Hakan Erdem bu konuda yaptığı konuşmada şunları ifade etti: “Son yıllarda Türkiye’de tarih kitapları yayınlarında artış olduğu gözleniyor. Mesela geçen sene toplam 40.000 kitap içinde 3.500 tarih kitabı da yayınlanmış. Cumhuriyetin başlangıcında bir yılda yayınlanan toplam kitap sayısının 1.000 olduğu düşünülürse, 3.500 tarih kitabı iyi bir rakamdır.

Türkiye’de tarih zaman zaman devletin müdahalesine maruz kalan bir ilimdir. Resmi tarihin Türk tarihçiliğindeki yersiz müdahalesinin en somut örneği Cumhurbaşkanlığı Forsundaki 16 Türk devletinin isimleridir. 1930’larda bu forsta Samaniler yer alırken sonra kaldırılmış. Onun yerine başka bir devlet konmuş. Ama çok önemli bir devlet olan Anadolu Selçukluları devleti hala bu 16’nın içine girememiş. Buna karşılık tarihte gerçekten var olmayan uydurma bir devlet girmiş. Bu uydurma devlet Batı Hun Devleti’dir. Bunun için sahte bayrak ve hükümranlık yılları icat edilmiş.

Birkaç toplantıda bunu dile getirdim. Hatta bir keresinde bir doktora öğrencisi bana itiraz etti. “Olur mu öyle şey? Batı Hun devleti var, hatta o konuda doktora tezi hazırlıyorum” dedi. Ben de ona sordum: “Eğer böyle bir devlet varsa, hükümdarlarının adını sayabilir misin?” Ve başladı saymaya Karaton, Rua, Attila, İlek, Dengizik. O zaman ben de ona bunların Batı Hunları değil, Avrupa Hunları’nın hükümdarları olduğunu ve Avrupa Hunları’nın da forsta zaten mevcut olduğunu söyledim. Tarih uydurmalar ve kurgular üzerine inşa edilmez. Her tarihi olayın bir referansı ve kaynağı olmalıdır.”

Panel bu şekilde sona erdi. Tarih, tarihçi ve tarihçilik gerçekten Türkiye’de az konuşulmasına ve tartışılmasına karşın çok önemli konulardır. Bu konuların yeni nesil tarihçiler tarafından bundan sonra sıklıkla ele alınıp yeni yorum ve değerlendirmelere ulaşılacağına yürekten inanıyorum.

Saygılarımızla,
İstanbul,
Abdulvahap Kara

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published / Required fields are marked *