Türk Demokrasisinin Manifestosu “Dörtlü Takrir” 70. Yılında

Bugün gün gayet normal olan bu ifadeler 1945 yılı ortalarında tek parti iktidarının olduğu Türkiye’de parlamento çatısı altında açık bir şekilde ortaya koymak büyük bir cesaret isteyen bir işti. Çünkü, o dönemde sadece Türkiye’de değil, dünyanın bir çok ülkesinde tek adamlık otoriter rejimler revaçtaydı. Mesela, Almanya’da Hitler “Führer”, İtalya’da Mussolini “Duçe” ve İspanya’da Franco “Caudillo” ünvanlarıyla ülkelerini tek başlarına yönetmekteydi. İsmet İnönü’de dünyadaki bu gelişmeye paralel olarak “Milli Şef” unvanını taşıyordu.

10 Kasım 1938’de Atatürk’ün vefatından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından oybirliği ile cumhurbaşkanı seçilen İnönü daha sonra CHP’nin “Değişmez Genel Başkanı” ve “Milli Şef” ilan edilmişti. Ancak, bu durum II. Dünya Savaşı’nın çıkmasına ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olan faşist rejimlerinin yenilgisiyle değişti. ABD, İngiltere ve Sovyet Rusya gibi galip devletler demokratik olmayan rejimlere tavır koyuyor, demokratik idealleri destekliyordu. Öte yandan savaşın galiplerinden ve Doğu Avrupa ülkelerinde hakimiyet alanını genişleten Sovyet lideri Stalin Türkiye’den toprak ve üs talep ediyordu. Böylece Türkiye bir zamanlar dost olduğu ve Kurtuluş Savaşı’nda yardım aldığı komşusu SSCB artık bir tehdit unsuru haline gelmişti. Türkiye’nin bu tehdit unsuruna karşı müttefikler edinmesi kaçınılmaz bir gereklilik gibi görünüyordu.

İnönü dünyadaki bu gelişmeleri yakından izledi; gelişmiş ve demokrasi yanlısı devletlerin safında yer almanın önemini kavradı. Bu doğrultuda gerekli adımları atmakta gecikmedi. Savaş boyunca tarafsızlığını koruyan Türkiye 23 Şubat 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. Böylelikle Birleşmiş Milletler’in kurulacağı San Francisco Konferansı’na katılmaya hak kazandı. Ayrıca İnönü, 25 Nisan 1945’te San Francisco Konferansı’na katılacak heyete Türkiye’de yakında çok partili siyasi hayata geçileceğinin açıklanması konusunda da talimat veriyordu.

Bununla da yetinmeyen Milli Şef 19 Mayıs 1945’te yaptığı bir konuşmada da kamuoyuna daha demokratik hakların genişletileceğinin işaretlerini de veriyor ve “Savaş zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren darlıkları kalktıkça, memleketin siyaset ve fikir hayatında demokrasi prensipleri daha genişleyecektir” diyordu.

Tüm bu gelişmeler üzerine Celal Bayar ve arkadaşları vatandaşların anayasada belirtilen hak ve özgürlüklerini kullanmasına imkan tanınmasını önergeyi CHP yönetimine 7 Haziran 1945’te verdiler. Ancak, dünyadaki siyasi gelişmelerin ruhuna ve Parti Genel Başkanı’nın politika ve demeçlerine uygun bu önerge CHP’den destek görmedi. Aksine partide büyük bir direnç ve itirazla karşılaştı.

Celal Bayar’ın “Başvekilim Adnan Menderes” isimli kitabında anlattığına göre, Dörtlü Takrir CHP’de fırtınalar koparmıştı. Çankaya’da İnönü’nün başkanlığında yapılan toplantılarda takririn reddedilmesi ve imza sahiplerinin grupta hırpalanmaları kararlaştırılmıştı. Bu karar doğrultusunda önerge Meclis’te görüşülmeye başlandı. Takrir sahiplerinin konunun açık bir görüşmede ele alınmasını isteğinin aksine, CHP Meclis Grubu tarafından kapalı oturumda görüşüldü.

12 Haziran 1945’te yapılan oturumda parti yönetimi önce meseleyi örtbas etmeyi ve sahiplerine önergeyi geri çektirmeyi denedi. Bu görevi üstlenen Başbakan Şükrü Saraçoğlu yaptığı konuşmada CHP’nin takrirde yazılı olduğu şekilde bir demokratik ıslaha muhtaç olmadığını, temelde demokratik esaslara zaten sahip çıkmakta olduğunu belirttikten sonra “Tavsiye ederim, arkadaşlar bu takrirlerini geri alsınlar” dedi. Bu esnada bazı milletvekilleri “onlar arkadaşlarımız değillerdir” diye bağırdıkları görüldü. Ancak takrir sahipleri geri adım atmadılar. Demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi konusunda kararlı tavır ve duruş sergilediler. Celâl Bayar CHP yöneticilerine “Bu takrir geri alınmak için verilmemiştir” diyerek bu konudaki kararlılıklarını açık bir şekilde gösterdi.

Bunun üzerine CHP Meclis grubu önerge ve sahiplerine karşı çok sert tutum sergilemeye başladılar. Takriri şiddetle eleştirdikleri gibi, onun altına imza atan dört kişiyi de haşin bir şekilde hırpaladılar ve hatta hakarete varan ağır sözler söylediler. Nitekim daha sonraki yıllarda bu görüşmeler konusunda Adnan Menderes “Yedi saat bize sadece küfür yağdırdılar” diyecekti.

Görüşmelerin sonunda dörtlü takrir reddedildi. Bundan sonra dörtlü takriri verenler için CHP’de hiçbir şey artık eskisi gibi değildi. Daha fazla demokratik hak ve özgürlük isteyen önerge sahipleri aykırı ses çıkaran ve parti disiplinini bozan kişiler olarak görülmeye başlanmıştı. Bundan dolayı ağır baskılara maruz kalmaya başladılar. Durumun önergeyi verenler için artık hiç kolay olmadığını Celal Bayar’ın şu sözleri ortaya koymaktadır: “Ancak şurası muhakkaktır ki, bu takririn reddinden sonra Halk Partisi içindeki durumumuz çok kötüleşmişti. Müzakere sırasında arkadaşlarımızın çok ağır hücumları karşısında kalmıştık. Neredeyse yüz yüze bakmak imkanı bile azalmıştı.”


CHP Genel Başkanı İnönü de önerge sahiplerinden rahatsız olmuştu. Hatta onları parti içinde görmek bile istemiyordu. Metin Toker’in “Tek Partiden Çok Partiye 1944-1950” isimli kitabında belirttiğine göre, İnönü yakın çevresine “Muhalefeti parti içinde yapmasınlar. Çıksınlar karşımıza geçsinler, teşkilatlarını kursunlar ve ayrı bir parti olarak mücadeleye girsinler” demekteydi.

Bu gelişmelerden sonra 21 Eylül’de Menderes ve Köprülü, 27 Kasım’da da Koraltan CHP’den ihraç edildiler. Bu durumu protesto eden Celal Bayar ise 28 Eylül’de milletvekilliğinden ve 3 Aralık’ta da CHP’den istifa etme yoluna gitti.

Ancak, bu dört cesur adamın girişimleri Türkiye’de çok partili hayatın sımsıkı kapalı kapısını aralamaya yetmişti. Bu durumdan faydalanan Nuri Demirağ 18 Temmuz 1945’te Milli Kalkınma Partisi adıyla bir partiyi Türk demokrasi tarihine kazandırdı.

Öte yandan dörtlü takririn sahipleri uğradıkları baskı ve yıldırmalara rağmen davalarından vaz geçmediler. Daha fazla demokratik hak ve özgürlük yolundaki mücadelelerini sürdürmeye devam ettiler. Bu konudaki görüş ve düşüncelerini halka anlatarak kamuoyu oluşturmaya gayret ettiler. Vatan gazetesi başta olmak üzere çeşitli gazetelerde fikirlerini paylaştılar.

Sonuçta aylar süren mücadeleden sonra demokrasi manifestosunun sahipleri amaçlarına ulaştılar. Türkiye artık tek partiden çok partili demokratik sisteme geçiyordu. Dörtlü Takrir bu büyük değişikliğin ilk somut adımı olarak tarihe geçmişti. Takrire imza dört siyasetçi 7 Ocak 1946’da Demokratik Parti’yi kurmayı başardılar. Mayıs 1946’da da İnönü’nün partideki “Değişmez Genel Başkan” ve “Milli Şef” unvanları kaldırıldı. 21 Temmuz 1946’da Türkiye’nin ilk çok partili milletvekili seçimleri gerçekleşti. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kuruluşundan itibaren yapılan 7. seçimdi. Dörtlü takririn 70. yıldönümünde, yani 7 Haziran 2015 tarihinde gerçekleşecek seçimler ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren 24. ve çok partili siyasi hayata geçişten sonraki 18. milletvekili seçimleri olarak tarihe geçecektir.

Bayar, Koraltan, Menderes ve Köprülü 7 Haziran 1945’te çok partili hayata geçiş konusundaki ilk somut çıkışı yaparak dörtlü takriri vermemiş olsalardı, Türkiye’nin çok partili siyasi hayata geçişi belki de birkaç yıl daha gecikecekti. Bu sebeple, dörtlü takrir Türk demokrasisinin önemli mihenk taşlarından birisidir. Bu sene, 70. yıldönümünde Türkiye için sonuçları açısından çok kritik bir seçimin yapılacak olması “Dörtlü Takrir”i daha da  anlamlı hale getirmektedir.

Bu vesileyle 70. yılı olan 2015’te bu demokratik cesur girişim çeşitli panel, konferans, toplantı ve sempozyumlar düzenlenerek geniş çaplı anılmalı ve halka anlatılmalıdır. Bu aynı zamanda Türkiye’de demokrasi tarihi ve bilincinin pekiştirilmesine de hizmet edecektir.

Prof. Dr. Abdulvahap Kara

Önce Vatan Gazetesi, 31 Mart 2015.

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published / Required fields are marked *