Berlin’de Mustafa Çokay ile İlgili Tarihi Hatıralar

Mayıs ayının serin bir sabahında uçağımız Berlin semalarına inerken, Avrupa tarihinin en dramatik şehirlerinden birine geldiğimizi hissediyordum. Havaalanında bizi yeğenimiz Gülbiyke karşıladı.  Daha ilk dakikalarda, bu seyahatin yalnızca turistik bir gezi olmayacağını anlamıştım. Çünkü Berlin, yalnızca Çokay’ın naaşının bulunduğu bir şehir değil; hissedilecek, düşünülecek ve özellikle tarihle konuşulacak bir mekândı.

mostbet

Bu seyahatin önemli sebeplerinden biri, Paris’ten de akrabaların geldiği Sadık Yiğit ağamızın torununun düğünüydü. Berlin’de yaşayan Sema ve Şener ailesi düğün sahipleriydi. Dünürleri Emel Hanım ve Adnan Bey de hanımın akrabalarındandı. Düğünde yalnız insanlar değil, hatıralar da buluşmuş gibiydi. Kazakça konuşmalar, eski göç hikâyeleri, Avrupa’daki gurbet hayatı ve aile bağları aynı sofrada birleşiyordu.

Yeğenimin düğün merasiminde, Berlin Kazak toplumu için uzun yıllardır emek veren eski dernek başkanlarımızdan Yunusbey Toraman ile bir araya geldik. Gurbet elde böyle güzel düğünlerde dostlarla buluşmak, hem hasret gidermeye hem de birlik ve kardeşliğimizi yeniden hissetmeye vesile oluyor.
Özellikle Sayın Toraman’ın, bundan nerdeyse çeyrek asır önce, 2004 yılında gerçekleştirilen Berlin Kazak Kurultayı’nı büyük bir başarıyla organize etmesi hâlâ hafızalardaki yerini koruyor. O kurultay, Avrupa’daki Kazak diasporasının birlik ve dayanışması açısından unutulmaz bir dönüm noktası olmuştu.
Bu vesileyle dünya evine giren genç kardeşlerimize ömür boyu sağlık, huzur, bereket ve mutluluk diliyorum. Allah muhabbetlerini daim, yuvalarını hayırlı eylesin.

Berlin’de kaldığımız günlerde şehrin tarihî hafızasını yakından görme fırsatı bulduk. İlk duraklardan biri Brandenburg Kapısı oldu. Bir zamanlar bölünmüş dünyanın sembolü olan bu alan, bugün birleşmenin ve özgürlüğün sembolü hâline gelmiş. Ardından Topography of Terror müzesini gezdik. Nazi dönemi, Gestapo ve insanlık tarihinin karanlık sayfaları son derece etkileyici biçimde anlatılıyordu.

Checkpoint Charlie’de uzun süre durup düşündüm. Bir zamanlar dünyanın iki kutba ayrıldığı Soğuk Savaş yıllarında, insanlar burada hayatlarını riske atarak Doğu’dan Batı’ya geçmeye çalışmıştı. Berlin Duvarı’nın kalıntıları önünde dolaşırken, tarihin bazen beton duvarlardan daha ağır olduğunu hissettim.

Benim için Berlin’in en anlamlı duraklarından biri ise Türk Şehitlik Camii oldu. Çünkü burada yalnız bir cami değil, aynı zamanda Mustafa Çokay’ın mezarı da bulunuyordu. Ezan sesi yükselirken Çokay’ın hayat mücadelesi gözümün önünden geçti. Türkistan’ın bağımsızlığı için mücadele eden bir fikir adamının Berlin’de sonsuz istirahatine çekilmiş olması insanı derinden etkiliyor.

Ancak bazen Kazakistan’da bu mezarlık ile ilgili asılsız, ama belki de kasıtlı yazılar sosyal medyada çıkıyordu. Çokay’ın mezarı kaldırılacakmış. Almanlar mezarı parayla kiralıyormuş. Hristiyan mezarlığında Çokay’ın naaşı olmamalıymış. Onu bir an önce Kazakistan’a götürmek gerek. Buna benzer mesnetsiz yazılar. Oysa burası Osmanlı döneminden beri Türk şehitliği, yani Müslüman mezarlığı. Ve hatta şirin iki minareli çok güzel bir camisi de var.

Son yıllarda camiinin etrafında kültür merkezi inşa edilmiş. Burada Berlin’deki Türkler çok güzel etkinlikler yapıyorlar. Hatta caminin alt katında güzel bir restoran yapılmış. Özellikle ramazanlarda burada iftarlar veriliyor.

Kısacası Mustafa Çokay Avrupa’nın en önemli şehirlerinden biri olan Berlin’de Müslüman mezarlığında. Öyle sanıyorum ki, burada ruhu şad olarak yatmaktadır. Bazı Batılı yazarlar Kazakistan ve diğer Türkistan Cumhuriyetlerinin bağımsızlık hiç mücadele etmediklerini, çünkü bunların geri kalmış toplumlar olduğunu, bağımsızlık gibi kutsal mefhumlardan bi haber oldukları yönünde yorumlar yaptıklarını biliyorum. Oysa, Sovyet döneminde Türkistanlı aydınlar bağımsızlık için çok mücadele ettiler, hayatlarını verdiler. Bunun somut bir örneği Mustafa Çokay’dır.

Mustafa Çokay Evinde Yaş Türkistan’ı Hazırlarken (Nogent Sur Marne – 1930)

Avrupa’da 1921-1941 yılları arasında yaşadığı yıllarda bu konuda etkili bir fikri mücadele verdi. II. Dünya Savaşı yıllarında Naziler tarafından Paris’teki evinden tutuklanarak esir kamplarına götürüldü. Türkistan Lejyonerleri projesine katılması istendi. Ancak Çokay Nazilerle işbirliğini reddetti. Bunun üzerine evine dönmesine izin verildi. Fakat Paris’e dönüş yolunda Berlin’de aniden hastalanarak 27 Aralık 1941’de şüpheli bir ölümle hayatını kaybetti. Ve Berlin’deki Türk şehitliğine defnedildi.

Bir başka tarihî durak ise ünlü Adlon Hotel’in önüydü. Burası sıradan bir otel değildi. II. Dünya Savaşı yıllarında Alman yetkililerin Türkistan muhaceret liderleriyle temas kurduğu önemli mekânlardan biriydi. Çokay’ın ölümünden sonra Türkistan Lejyonu’nun liderliğiyle ilgili görüşmelerin izleri de bu çevrede hissediliyordu. Bir otelin önünde dururken bile tarihin içine girmiş gibi oluyorsunuz.

Mustafa Çokay’ın Nazilerle işbirliğini reddetmesi ve 27 Aralık 1941 yılında Berlin’de, kimine göre Naziler tarafından zehir verilerek, vefatından sonra Nazi yönetimi, Sovyet savaş esirlerinden oluşturulacak Türkistan ve Kafkas lejyonlarına siyasî meşruiyet kazandıracak yeni liderler aramaya başladı.

Bu amaçla Alman Dışişleri Bakanlığı’nın Rusya Komitesi Başkanı Schulenberg, 1942 yılının Nisan-Mayıs aylarında Avrupa’daki Sovyet karşıtı muhaceret liderlerini Berlin’e davet etti.
Fransa, Türkiye, İtalya, Balkanlar ve İsviçre’den gelen bu önemli isimler işte bu meşhur Adlon Oteli’nde ağırlandı. Aralarında Mehmet Emin Resulzade, Haydar Bammat, Said Şamil, Spiridon Kedia ve diğer Kafkas-Gürcü muhaceret liderleri bulunuyordu.
Tarih literatüründe “Adlonaide Olayı” diye anılan bu girişim, aslında Nazi yönetimi içindeki iktidar ve yetki mücadelelerinin de bir örneğiydi. Dışişleri Bakanlığı ile Rosenberg’in Doğu Bakanlığı arasında sert bir rekabet yaşandı. Sonunda Hitler, Dışişleri Bakanlığı’nın bu alandaki faaliyetlerini sınırlandırdı ve proje fiilen başarısız oldu.

Çokay Tiflis’te Bulunduğu Sırada 1920

Neticede muhaceret liderleri herhangi bir sonuç alamadan Berlin’den ayrıldılar. Bu olaydan sonra Naziler lejyonların başında siyasî ağırlığı olan muhaceret liderlerini görmek düşüncesinden büyük ölçüde vazgeçti. Bunun yerine, 1920’lerde öğrenci olarak Almanya’ya gelmiş olan Veli Kayyum’u Türkistan Lejyonu’nun başına getirdi.
Bugün Adlon Oteli’nin önünde dururken insan şunu düşünüyor: Tarihin büyük kırılmaları bazen cephelerde değil, böyle otellerin salonlarında yapılan sessiz görüşmelerde de şekilleniyor

Berlin’de toplam beş gün kaldık. Bu süre boyunca yalnız müzeleri ve meydanları değil; dostluğu, gurbeti, tarihi ve hafızayı da gezmiş olduk. Berlin bana bir kez daha şunu gösterdi: Bazı şehirler yalnız taş ve binalardan ibaret değildir. Onların görünmeyen bir ruhu vardır. Berlin de işte böyle bir şehir…