HUN DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE ULAŞAN 1500 YILLIK SAZ

Prof. Sartkojauli hemen çantasını açtı ve Kazak Türkçesinde bir ay önce Kazakistan yayın organlarında yayınlanmış olan makalesini takdim etti. Resimleri de Astana’da hazırlıkları devam etmekte olan AGİT Zirve toplantısı sebebiyle oluşan yoğunluktan ancak bir hafta içinde Kazakistan’dan elmek ile getirtebileceğini söyledi.

Hocamız ayni zamanda Avrasya Üniversitesindeki Türk Yazı Tarihi isimli müzenin kurucu müdürüdür. Kendisi orada Orhun Abideleri ve Türk yazı tarihi konusunda muazzam bir müzeyi oluşturmuşlardır. Müze girişinde de Orhun Abidelerinin bire bir kopyası granit tastan dikili bulunmaktadır. Kendisi ayrıca Prof. Dr. Mirzatay Joldasbekov ile birlikte Orhun Abideleri Atlası isimli büyük boy renkli kitabın yazarıdır.

Hocamızı ve eşini İstanbul’un tarihi ve turistik yerlerini gezdirirken ana konumuz bu saz oldu. Moğolistan doğumlu ve Moğolcayı ana dili gibi bilen Sartkojaulı bu sazdan samimi olduğu Moğol arkeologlarla ile sohbet esnasında tesadüfen haberdar olmuş ve birçok ısrardan son güç bela resim ve bilgileri alabilmiş.

Aslında kendim bir tarihçiyim, dilbilimci veya musiki araştırmacısı değilim, ama bu buluntu ile Türk sazının tarihi ile ilgili bilgilerde önemli değişiklikler yapacağını sanıyorum. Türk sazının kökünü Hititlere bağlayanlar, 1500 yıl pay biçenler bilgilerini gözden geçireceklerdir. Çünkü Türklerde 1500 yıl önce böylesine gelişmiş bir saz ve küy (ezgi) geleneği varsa, bu gelişkinliğe ulaşmak için sazın asırlardır kullanımda olması gerekir. Gerçi bu konular uzmanların işi, fakat biz burada ilk aklımıza gelenleri âcizane belirtmeye çalıştık.

Ve bir hafta sonra resimler de geldi. Gerçekten de ortada somut bir durum vardı. Bunu mutlaka Türk bilim âlemine ve kamuoyuna kazandırmak gerekliydi. Simdi bu makaleyi Atayurt isimli dergiye hazırlama çalışmalarımız da bitti. Bir kaç hafta içinde yayınlanmış olacak.

Biz bu yazıda makalenin içeriğini ve resimlerini vermeye çalışacağız. Prof. Dr. Karjavbay Sartkocaulı şunları yazıyor:

“Türk halklarının en önemli çalgısı Türk sazının 1500 yıllık en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulundu. Sazın Türk kültürü ve musiki tarihi acısından en önemli yanı sapında runik Türk yazısının olmasıdır. Bu yazıda “Hoş bir ezginin sesleri insani mest eder” denilmektedir. Bu da Türklerin en eski devirlerden musikiye verdikleri önemi göstermektedir. V. Yüzyıla ait olduğu tahmin edilen sazın günümüzde Kazak, Karakalpak ve Nogay gibi halklarda hala çalınıp söylenen iki telli saz “dombıraya çok benzemektedir. Moğol arkeologlar bu sazın Moğollara ait olduğunu iddia ederken, biz onun Türk çalgısı olduğunu kanıtladık.

En eski Türk sazının bulunduğu yer: Altay dağlarının Moğolistan sırtında uzanan ve Jargalant-Hayrhan olarak adlandırılan kısmında “Omnohon Aman”, yani “On Vadi” isimli yerde bulunan “Nuhen Had”, yani “Mağara Taş” denilen bir mağarada bulunmuştur.

2008 senesinde ilk defa bu mağarayı N. Dandar isimli bir çoban keşfetmiş ve içindeki boynu eğri sazı bulmuş ve durumdan köy mektebinin öğretmenlerinden C. Enhtor’i haberdar etmişti. Enhtor ise Ulan Batur’daki Moğolistan İlimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü’ne bu buluntuyu bildirdi.

Bunun üzerine Ts. Torbat’ın başkanlığında bir grup arkeolog 25 Haziran 2008 tarihinde mağaraya geldiler. Mağara tas (GPS) 47º37’433” enlem ve Е 92º27’273” boylamda, deniz seviyesinden 1866 m. yükseklikte bulunmaktadır.

Mağaranın 86 x 60 cm boyutlarındaki ağzı yüksektedir. İçeriye 95 cm kayarak girilmektedir. İçerisi tek bir oda gibidir. Odanın tabanı 130 x 280 cm’dir.

Arkeolojik kazı: Arkeologlar mağaraya girmelerinden önce, mağarayı ilk bulan N. Dandar toprağı kazdığı ve mağara içinin ilk durumunda bazı değişiklikler yaptığı anlaşılmıştır. Dandar 35 cm. çapında ve 15 cm. derinliğinde toprağı kazmıştı. Çıkan toprakları mağaranın kapı tarafına yığmıştı. Mağaranın doğu tarafında duvar kısmına doğru iki üzengi ve eyerin bir kenarı açıkça görülmekteydi. Duvara dayalı duran sazı ise Dandar yerinden almış ve öğretmen Enhtor’e getirip vermişti. Eyerin altından oklarıyla birlikte yay bulundu. Kazı çalışmaları sonucunda kafatası sağlam bir insan iskeleti, 20 temren, okun ağaç sapları, enli eyer, iki Türk üzengisi bulundu.

Moğolistan İlimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü mağaradan çıkarılan insan iskeletine antropolojik incelemeler yaptı. İskeletin paleoantropolojik analiz bulguları şu şekildedir: Kafatası oldukça iyi korunmuş bir durumdadır. Kafatasının sol tarafının üst kısmı bir zamanlar yara almış, fakat sonradan iyileştiğinin işaretleri kalmıştır. Kafatasındaki yara izi sivri uçlu bir silahla yapılmış gibidir. Ancak, bu ok yarası değildir. Yara izinin boyutları 3,6×2,0 cm’dir. Kafatasının tepesinde ve alın kısmında kafa derisi bulunmaktadır. İskeletin yapısı ve kafatasının eklemleri, dişinin özelliklerinden anlaşıldığına göre, bu 20-25 yaslarında ve 166, 7 cm boyundaki bir genç erkeğe aittir.

Saz: Mağarada bulunan arkeolojik buluntular içinde bizim en çok ilgimizi çeken şey saz oldu. Bu saz hakkında Kazakistan’da 2008 yılı sekiz gazetede makale yayınlamıştık. 2008 yılında Moğolistan’a gittiğimizde böyle bir sazın bulunduğunu işitince, Mağara Taş’ta kazı çalışmaları yapan arkeolog dostumuz Ts. Torbat’ı ziyaret ettik. Torbet bize sazı gösterdi. Ancak, sazın fotoğrafını çekmemize, çizimlerini yapmamıza izin vermedi. Onun düşüncesine göre, bu Moğolların Deve Kopuzu denilen bir milli çalgısıydı. Biz ise bunun Moğollarla ilgisi olmadığını, bunun Türk halklarına ait bir saz olduğunu ve hatta Kazakların bugün dahi çalıp söyledikleri iki telli “dombıra” sazının aynısı olduğunu söyledik.

Ayrıca buluntunun bir Moğol mezarından değil, Türk mezarından çıktığını da ifade ettik. Bunun en büyük delili de sazın sapındaki Türk runik yazısıydı. Bundan dolay, bu sazın Moğollara ait olduğunu iddia etmenin abesle iştigal olduğuna işaret ettik. Kopuz aletinin yaylı bir çalgı olduğunu ve bu sebeple sapının kalın olması gerektiğini, oysa bunun ince olduğunu ve tellerine parmakla vurularak çalındığını belirttik.

Sazın sapının eğriliğine gelince, bunun doğal olduğunu, çünkü herhangi bir sazı bir duvara yaslı olarak belli bir müddet bırakıldığı zaman sapının eğrildiğini söyledik. Çünkü sazın teli vardır. Telden dolay sap eğrilmektedir.

Runik yazı: Biz sazın sapındaki runik yazıyı inceledik. Yazı Türk dilinin uyum kuralına uygun yazılmamıştır. Bu durum ise, bu yazının Türk runik yazı sisteminde reform yapılmadan önce yazıldığını bize göstermektedir. Yazı reformunun 552-570 yılları arasında gerçekleştiğini düşünürsek, bu saz bu yıllardan önce yapılmış olmalıdır. Reformdan önce eski Türk bitiklerinin harf ve işaretleri birbirine bitişik şekilde yazılmaktaydı. O dönemde yazının gramer kuralları yapılmamıştı. Bundan dolay biz sazdaki yazının V. Yüzyıla ait olduğunu düşünüyoruz.

Sazda şu yazıyı görmekteyiz.

“župar kuu čore sebit idmis”

Bugünkü dille “Nefis ezgi bizi mutlu eder” denilmektedir.

Yazıdan şu sonuçları çıkarabiliriz:

1. Yazı reform öncesine aittir. Çünkü ses uyumu yoktur.

2.Yazıdaki ezgi manasına gelen “kuu” kelimesi eski Türk metinlerinde “kugu” olarak da geçmektedir. Ortadaki “g” sesi zamanla düşmüştür. V. yüzyılda bu “kuu” olarak söyleniyor olmalıdır. Bugünkü Kazak Türkçesinde hala yasayan “küy” kelimesinin telaffuzuna benzemektedir. Bu kelime erken Ortaçağ’da Çince metinlerde “ch’u” olarak geçmektedir.

3. “čore” kelimesini eski Türk dilleri sözlüklerinde bulamadım. Kazaklar keçileri “şöre, şöre, şöre” diye belirli bir makamla söyleyerek çağırırlar. Demek ki, bu söz makam, musiki manalarına gelmektedir. Bu durum bize bugünkü XXI. yüzyılda birçok Türk halklarında mevcut “dombıra küyü” musikisinin daha V. Yüzyılda gelişimini tamamlamış olduğunu göstermektedir.

Sazın başı: Sazın başı ceylan (buğu) veya bulanın başına benzemektedir. Günümüzün sazları gibi düz değil. Eski devir geleneklerine göre, hayvan stiliyle süslenmiştir.

Türkler İslamiyet’e girdikten sonra hayvan stili süslemelerini bırakmıştır. Çünkü Göktengri dininin tüm alışkanlıklarını terk etmeyince, tam Müslüman olmak mümkün değildi.

Efsane ve 1500 sene önceki saz: Kazaklarda dombıra veya sazın nasıl meydana geldiği konusunda birçok efsane mevcuttur. Bunların bazıları B. Sarıbayev, K. Jubanov, O. Janibekov ve A. Seydimbekov gibi araştırmacıların kitaplarında yer almaktadır. Dombıra ve dombıra köyleri / ezgileri konusunda bu araştırmacıların eserlerinden faydalandık.

Akselev Seydimbek’in “Çift Tel Efsanesi” hakkında yazdığına göre, çok eski devirlerde bir genç dağlarda geyik avlayarak geçimini temin ediyormuş. Bir gün yüksek dağlarda, bir maral vurdu. Onu aşağıya indirmek için işkembe ve bağırsaklarını boşalttı.

Aradan aylar geçtikten sonra, avcı genç dişi maralı vurduğu yere tekrar gelir, burada kulağına vızıltı gibi sesler gelir. Dikkatle etrafına baktığında, birkaç ay önce vurduğu maralın bağırsaklarının akbaba gibi leş yiyici kuşlar tarafından yenirken, ağaç dallarına takılı kalmış olduğunu gördü. Vızıltı gibi ses dala takılıp kurumuş bir çift bağırsaktan gelmekteydi. Rüzgâr estikçe, dallara gerili bir bicimde takılmış olan bağırsaklardan farklı farklı hoş sesler geliyordu. Avcı gence bağırsaklar dile gelmiş gibi göründü ve daldan bu bir çift kurumuş bağırsağı alıp eve getirir ve tahtadan yaptığı bir alete takar. Bağırsaklara parmaklarıyla vurdukça ağaç dallarındaki gibi hoş sesler çıkarır. Bu sadece gencin değil, onu dinleyen herkesin hoşuna gider. Onları çeşitli duygulara sürükler. Böylece dombıra herkesin sevdiği bir musiki aletine dönüşür. Günümüzde de bazı yerlerde Kazaklar dobranın tellerini hala kurutulmuş bağırsaklardan yaparlar.

Efsane bizlere bunları anlatırken, bundan 1500 sene önce yapılmış ve Altaylarda bir mağarada günümüze ulaşan duvara yaslı duran sazın karnına maralın, geyiğin resimleri yapılmıştır. Hatta sazın sapının ucuna da maral veya geyiğin başı konmuştur. Bu hayret verici bir durumdur. Acaba bu bir rastlantı mıdır, yoksa tarihi hakikat midir? Efsanede geçenleri, bu eğri “bilge” saz kendi varlığıyla teyit etmektedir.

Türklerdeki “küy” kelimesine tekrar dönersek, konargöçer halklarda özellikle Türk-Moğol halklarında ezgi manasındaki “küy” kelimesi en kutsal ve önemli kelimelerden biridir. Belki bu yüzden Türk-Moğol halklarında “küy” ve “kök” yani “gök” kelimeleri “Tanrı” kelimesiyle eşanlamlıdır. Başka bir deyişle, “kögü, ku:u, kök” gibi çeşitli kullanımları olan bu kelimeler Göktengri inancıyla yakından ilgili olduğunu gösteren tarihi ve manevi bulgular mevcuttur.

Türk halklarının kağanlık devirlerinde kağanın altın islemeli Ak Keçe Evinde her sabah gün küy, yani ezgi ile karşılanırdı. Daha açık bir ifadeyle bu bir gelenekten ziyade, Göktengri inancıyla ilgili bir ritüel olmalıdır. Kağanlık merkezinde çalınan ezgi / küyün sayısı bir sene içindeki günlerin sayısına uygun olarak 365 idi. Bunu “Tanrı’nın 365 kısım küyü” olarak adlandırıyorlardı. Yılbaşı baharda gece ile gündüzün birbirine eşitlendiği (22-23 Mart) günden başlardı ve bu güne “Ulusun ulu günü” (Nevruz) denir ve büyük şölenler yapılırdı. Ulusun ulu gününde tüm kağanlığın dilek ve isteklerini Tanrı’ya ulaştıran dokuz küy çalınırdı. Eski Yunan tarihçilerinden Quintus Curtius Rufus (M.S. I. Yüzyıl) “Büyük İskender’in Tarihi” isimli kitabında Orta Asya konargöçerlerinin Ulus Bayramını, yani Nevruz Bayramını nasıl kutladığını yazmaktadır. Ulus günü güneş doğmak üzereyken Kağanlık Merkezinin üstüne güneş sembolü olan bayrağın çekildiğini, bir tepeye hepsi kırmızı elbiseler giymiş ve bir yılı sembolize eden 365 delikanlının çıkarak nevruz şölenini başlattığını hayranlıkla yazmaktadır. Buna benzer bir Göktengri inancını musiki araştırmacısı Abdulkadir Meragi de “Zübdet’ül Edvar” isimli eserinde söyle ortaya koymaktadır: “Türk-Moğol şarkı ve köyleri şu şekilde üç kısma ayrılır: musiki aletiyle çalınan bir türü vardır. Onlara “kökler” denir, sesle söylenenleri “ir” ve “dola” diye isimlendirilir. Eski Türk ülkesinde küyün sayısı 365’dir. Bir sene içinde kaç gün varsa, o kadar küy / ezgi olur. Onun her biri her gün hanın önünde çalınır. Bunların içinde en asili ve en büyüğü dokuz küydür”.

Bu tarihi kaynak eski devirlerde bile Türkler arasında saz enstrümanı, ezgi sanatı, onları anlama, hissetme ve saygı duyma benliğinde duyma kültürü bugünkü seviyeden aşağı olmadığını göstermektedir. Bu konuda en son arkeolojik bir kaynak 2008’de Moğolistan’da Bayanhongor bölgesi, Galuut yerleşimi Olonuur ovasında bulunmuştur. Burada bulunan Türk mabedinin kalıntılarında VII-VIII. Yüzyıllara ait bir yazı bulunmuştur. Taşa kazınmış yazıda “İzgilik Cor sekiz çeşit saz musiki aletine vakıf olduğu için sert tastan yapılmış bir mabet inşa ettik” denilmektedir.

 

Bu durum bize VII-VIII. yüzyıllarda Göktürklerde 8 çeşit saz olduğunu, bu sazları çalıp söyleyene sonsuz mabet inşa ettiklerini göstermektedir. Bu da bir zamanlar eski Türklerin saza, musikiye, saz sanatına ne derecede büyük önem verdiğini bildirmektedir.

Bu sazların en V. yüzyılda yapılmış en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulunarak günümüze ulaşmış bulunmaktadır. Bu, günümüzde çalmalı sazların dünyadaki en eskisidir. Dünyanın birçok ülkesine yayılmış bulunan yaylı çalgılardan kopuzun X. Yüzyıldan beri kullanılmakta olduğu tahminleri yapılmaktadır. Bu sebeple kopuz yaylı çalgıların atası olarak kabul edilmektedir. Öyleyse çalmalı sazların en eskisi ve atasının da “dombıra” olduğunu söyleyebiliriz.

Avrasya’nın iki kıtasında da dombıra sazının çok yaygın olduğunu gösteren dil malzemeleri elimizdedir. Türk halklarından Kazaklarda “dombıra”, Karakalpak, Nogaylarda “dombıra”, Tuvalarda “dambıra”, Kırgızlarda “dungir”, Türkmenlerde “tamdıra”, Özbeklerde “tambur”, Ruslarda “domra”, Afganlarda “dambura”, Iraklılarda “tunbur”, Moğol kökenli Halkalarda “dombır”, Buryatlarda “dombır”, Kalmuklarda “dungirma” olarak geçmektedir. Bu durum bize dombıra calgisinin Avrasya halklari arasında ne derece çok yaygın olduğuna işaret etmektedir.

Sonuç itibariyle mızraplı Türk sazların atasının dombıra olduğunu söyleyebiliriz. Moğolistan’da 2008 yılında bulunan V. Yüzyıla ait Hun sazının dünyadaki en eski Türk sazı olduğunu ve bugünkü Kazaklardaki dombıra ile ayni olduğunu söyleyebiliriz. Biz bu dombırayı esas alarak bir benzerini yaptırmış bulunuyoruz. Sazdaki runik yazı da eski Türklerde musikinin, özellikle küy, yani ezginin çok önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Bu “küy” kelimesi bugün Kazak Türkçesinde hiç değişime uğramadan aynı şekilde kullanılmaktadır. Kazak bestecileri birbirinden güzel bestelerle küyleri her geçen gün zenginleştirmektedir.”

Değerli hocamız Prof. Dr. Karjavbay Sartkojaulına Moğolistan’da bulunan 1500 yıllık sazı Moğol bilim adamlarına Türk sazı veya dombırası olduğunu kanıtlayıp ilim âlemine kazandırdığı için ne kadar teşekkür etsek azdır. Sazı Moğol arkeologlar bulmakla birlikte, bundan onun sayesinde haberdar olduk. Böylece sazın tarihini daha da gerilere götürecek somut bir bilgiye ulaşmış bulunuyoruz. Değerli hocamıza sağlıklı uzun ömürler diliyoruz.

Abdulvahap Kara (Kasım 2010)

Not: Prof. Dr. Karjavbay Sartkocauli’nin makalesi “Hun Döneminden Günümüze Ulaşan 1500 Yıllık Saz” başlığıyla Atayurt Dergisi, Kış 2011, S. 44-47’de yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published / Required fields are marked *